Eternity and a Day

Eternity and a Day

846
0
PAYLAŞ

Eternity and a Day

* Bu yazı, filmle ilgili bir inceleme ya da eleştiri yazısı değildir. Filmin düşündürdüklerini ve hissettirdiklerini aktarmayı amaçlayan, bir sesli düşünme etkinliğinden ibarettir.

Alexander : Söyle bana, yarın ne kadar sürecek?
Eleni : Sonsuzluk ve bir gün!

İnsanoğlu her zaman geniş zamanda yaşadığını zanneder. Düne, bugüne ve geleceğe hükmettiği yanılgısına düşer. Geçmişin avuntusunun insana kattığı sıcaklık, geleceğe dair umutların yarattığı heyecan, hala yaşıyor olmanın verdiği güven duygusu, zamanın soğukluğunda buz keser. Zamanın ağırlığı görünmez bir yük gibi her zaman sırtımızdadır. Ama hayatın görünür yükleri esas yükü görmemizi engeller. İnsan, sürekli gelecekte hiç yaşamadığı bir hayatı yaşayacağını hayal ederek ömrünü geçirir. Geçmişe saplanıp kalmak gibi geleceğe umutla bakarak her şeyi ertelemek de insanın yaşamını heba etmesine neden olur. Düne ve yarına feda edilen bugün; aslında kaçırmış olduğumuz günlerin de muhasebesinin yapılacağı gündür. Hep gelecek düşünülerek yaşanılan günler har vurulup harman savrulurken, insan da elinden kayıp giden yaşamına hayıflanır.

Rosalind : Beni ne kadar seveceksin?
Orlando : Sonsuzluk ve bir gün!

(William Shakespeare – Size Nasıl Geliyorsa)

İnsan, gündelik hayatın koşuşturması içinde kendi hayatına hükmettiğini ve hayatını istediği gibi yönlendirdiğini düşünür. Oysa kazın ayağı hiç de öyle değildir. İnsan, zamanının çoğunu kendini tanımaya çalışarak geçirir. Ama insan kendini tanıyamadan; yaşamı sürdürme, eve aş getirme, yaşamı devam ettirme gereklerinden dolayı çalışmaya başlar. İnsan çalıştıkça kendini ve çevresini tanımayı bırakır. Zamanın geniş parkurlarında direksiyonu başkalarına teslim eder. Rüzgarda sallanan bir yaprak gibidir. Kendine tutunacak sağlam bir kök arar. Onun bu arayışı ise bilinçli bir arayış değildir. Rüzgarı, fırtına zannederek kendine geçici bir barınak arayan insan; hala kendini geniş zamanda zanneder. Trajedinin boyutları, insanın geniş zamanda yaşamadığının farkına vardığında ortaya çıkar. İnsan, ömrünün kısıtlı olduğunu anladığında yalnızlığından da hayıflanmaya başlar. Sonsuzluk ve Bir Gün’e kaynaklık eden Shakespeare’in eserindeki temel soru; beni ne kadar seveceksindir. Shakespeare’in bu soruya yanıtı; sonsuzluk ve bir gündür. Ama Shakespeare’de, insana, ömrünün sonsuzmuş gibi geldiğini bilir ve sonsuzluğun yanına, o gerçek sevginin yaşanacağı bir günü ekler. Her şey aslında o bir günde olur. Alexander zihnindeki anıların kapılarından teker teker geçerek geçmişini keşfe çıkar. Sonsuzmuşçasına yaşadığı ömrünün muhasebesini yapar. Hayatı anlamak için yazmayı seçmiştir, ama yazarak hayatı anlamaya çalışırken kendi yaşamını da feda etmiştir. Sınırlı zamanı kaldığında, bütün bunların farkına varır ve o bir tek günde sevgisini gösterme imkanı yakalar. İşte sonsuzluğun yanında değersizmiş gibi görünen o bir gün de böylece insanoğlunun gerçeğini gözler önüne serer.

“Yaşamınızı tam anlamıyla yaşadınız mı? Yoksa yaşam mı sizi yaşadı? Siz mi seçtiniz? Yoksa o mu sizi seçti? Sevdiniz mi? Yoksa pişman mı oldunuz? Yoksa yaşamınızı boşa mı harcadınız?”

(F.W. Nietzsche – Böyle Buyurdu Zerdüşt)

Yaşamın aslında şimdiden ibaret olduğunu, geçmişin avuntusunun ve geleceğin umudunun bu gerçeği görmemizi engellediğini anlatan Sonsuzluk ve Bir Gün; insanın neden kendini yaşama kapattığını da gösterir. Yaşama telaşı içinde olan insanın gelecek zamana bir umutla sarılışının nafile oluşunu vurgular. Yaşam, şimdi ve buradadan ibarettir. O zaman insan, yaşamı niçin erteler? Niçin yaşamın kendisini yaşamasına izin verir? Cevap sonsuzlukta saklıdır, yeniden başlayan yaşam ise bir tek günde… Alexander kalan son gününde yeniden hayata tutunmaya çalışır. Bir günlüğüne de olsa, yaşamın değerini bizlere kanıtlar. Son gününde Alexander eski yazlık evine gider ve Eleni ile anılarında karşılaşır. Bir başka Eleni’nin, Eleni Karaindrou’nun zamanın ve keşkelerin ağırlığını hissettiren müziği eşliğinde Alexander gri gökyüzü altında denize bakar ve sayıklamaya başlar. Dalgaların kıyıya her vuruşunda Alexander’ın sayıklamaları da artar. İşte o an, şiirdeki yabancının aslında kendisi olduğunu anlar ve denize doğru haykırır. Argadini (çok geç) minik çiçeğim, Argadini…

Sözün bittiği yerde, bırakalım da Eleni özetlesin hikayesini bizlere…

İki kitap arasında, seni çalmaya çalışıyorum. Hayatın yakınımızda geçiyor, kızınla benim yakınımızda… Ama asla bizimle değil. Biliyorum, bir gün gideceksin. Gözlerinde uzak rüzgarlar esiyor. Ama bugün, bu günü bana ver…sanki son günmüş gibi…

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleSex is Comedy
Sonraki makaleAu Revoir, Les Enfants
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK