Les Dames du Bois de Boulogne

Les Dames du Bois de Boulogne

421
0
PAYLAŞ

Les Dames du Bois de Boulogne

Yazar ve filozof olan Denis Diderot’un Kaderci Jacques ve Efendisi (Jacques le fataliste et son maître) isimli kitabından uyarlanan The Ladies of the bois de Boulogne, Robert Bresson’un en iyi filmlerinden biri olmasa da hikayedeki karakterleri derinlemesine çözümleyen ve onların özlerini ekrana yansıtmayı başaran çarpıcı bir yapım. Aydınlanma Çağı’nın öncü filozoflarından olan Diderot, eserlerinde felsefi metinlerin yanı sıra kiliseyi ve burjuvayı da eleştirdiği gibi, insan ilişkilerine de pek çok değinide bulunur. Aslında Bresson, insanın içindeki kötülüğe ve onun karanlık yanına dair gözlemlerini genelde Dostoyevski kitaplarıyla derinleştirir. Fakat Diderot’un beyazperdeye en çok uyarlanan eseri olan Kaderci Jacques ve Efendisi’nde de baş karakterlerin esas amaçlarını sorgulatacak ve onları derinlemesine çözümlememizi sağlayacak bir yapı benimsediğini görürüz. Bu açıdan metne bağlı kalınmış bir uyarlama değildir. Üstelik filmin diyalogları da modern sanatın bir başka öncü yönetmeni Jean Cocteau tarafından yazılır. Aynı meramları konu alan üç başarılı isimden güç alan The Ladies of the bois de Boulogne, 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından çekilir.

Bir grup insanın çevresindeki olayları konu alan öykü, aslında bir kadının intikam hikayesidir. Maria Casares’in inanılmaz oyunculuğuyla hayat verdiği Helene, Jean’a aşıktır. Ama Jean onun aşkına karşılık vermez ve onu ciddiye almaz. Kırılan onuruna karşın Helene, sinsice bir planı uygulamaya başlar. Bu plan için zavallı Agnes ve onun çaresiz annesini kullanacaktır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sefaletin arttığı Paris’te yaşamak için geceleri kabarelerde dans eden Agnes, bu şekilde hayatını sürdürmeye çalışır. Dans etmeyi çok seven ve yetenekli bir dansçı olan Agnes’in başı sarhoş müşterilerle sürekli derde girer. Onun çaresiz ve yaşlı annesi ise, olan bitenler karşısında hiçbir şey yapamaz. İşte tam bu sırada, savaştan önce komşu oldukları Helene ile yeniden karşılaşırlar. Helene ise bu karşılaşmayı şeytanca planını uygulamak için bir fırsat olarak değerlendirecektir.

Hikayede, karakterlerin birbirleri arasındaki gerilimli ve belirsiz ilişkiler yumağı öncelikli konu olurken, Bresson üzerini kalın çizgilerle çizmese de 2.Dünya Savaşı’ndan sonraki Paris’e dair de çeşitli izlenimlerini ekrana yansıtır. Yavaştan önce maddi durumu iyi olan Agnes, savaşla birlikte bütün sahip olduklarını kaybeder ve kabarelerde dans etmeye başlar. Kabarelerde dans etmek, aynı zamanda hayallerini ve yaşama umudunu da yitirmek anlamına gelir. Yeteneğine ve yaşama arzusuna rağmen, bir anda çaptan düşen ve kendini bambaşka bir hayatın içinde bulan Agnes, bir yandan da toplumdaki umutsuz ve hayallerini yitirmiş insanların yansıması gibidir. Umutsuz ve çaresizce yaşamak için her şeyi yapmaya razıdır. Bu açıdan bakıldığında, daha sonra bir fahişe olarak görülmesi ve toplumdan izole edilmek istenmesi başka bir soruyu da akla getirir: Agnes’i bu hale getiren kendi yanlış tercihleri midir, yoksa toplumun bozulan düzeni midir? Bresson, burada yine Dostoyevski tarzı bir suç ve ceza ikilemi yaratır. Bir tarafta savaştan sonra iyice bozulan ve insanların yaşam imkanlarını sınırlayan, onlara kötü yola düşmekten başka bir yol bırakmayan daha sonrasında da bu insanları tu kaka ilan eden bir toplum vardır. Diğer tarafta da, savaştan sonra bütün dengesi bozulan, sahip olduğu her şeyi kaybeden, yeni dünya düzeniyle başa çıkmaya çalışan, sersemlemiş ve zayıflatılmış insanlar vardır. Burjuva ise, bu keşmekeşten yine faydalanmanın yollarını arar. Kendi menfaatlari için bu çaresiz insanları kullanır, gönül ilişkileri uğruna bu insanları feda etmekten çekinmez ve yaşanan gerçekliği umursamadan kendi bencilliğinde yaşamaya devam eder.

forum resmi
“Hepimiz aslında bir meleğiz.”

Helene, Jean ve Agnes arasında gelişen üçlü ortaklık bir yanıyla da insanın içindeki kötülüğü yakalamak için Bresson’a fırsat verir. Katı ve biçimci tarzıyla tarif edilemeyeni, gösterilemeyeni ve antılamayanı resmetme gayretinde olan Bresson, Helene karakteriyle birlikte ilgi alanına giren insanın kötücül yanını da yansıtma imkanı bulur. Kendi intikamını almak için çevresindeki insanların birer birer yok olmasına göz yuman ve dahası bütün bunları şeytanca bir planla gerçekleştiren Helene, kusursuz bir kara melektir. Görünüşte herkese yardımcı olmaktan keyif alan, iyi kalpli ve huzur içinde yaşayan bir melektir. Oysa o ışıltılı maskesinin ardında, karanlıklara bürünmüş, kötülükle beslenen, bencil ve huzursuz bir kadın vardır. Bir sahnede Helene; “Hepimiz aslında bir meleğiz.” der. Dönemin toplumsal şartları pek çok namuslu insanı kötü yola sürüklese de, içlerindeki saf ve masum yana karşın, onları kirletse de, Helene’in bunlardan biri olmadığı çok açıktır. Ama o bile kendine bir dayanak noktası bulur. Sonuçta her şey kendi gururunun hiçe sayılmasıyla başlamıştır. İşte bu noktada Bresson, Helene’in kötücül yanını tartışmaya açar. Bir kişinin kırılan onuruna karşı, üç kişinin dağılan hayatı söz konusudur. Bu bir kişi burjuva olunca ise, işler değişir. Bresson, Helene karakteri üzerinden bizleri hem insanın kötücül yanına doğru bir yolculuğa çıkarır hem de Diderot’un yaptığı gibi burjuvanın maskesini düşürür ve çıplak olan kralı seyircilerin de görmesine imkan verir.

“Filmlerimin özünün, karakterlerimin söylediği sözler ya da yaptıkları jestler değil de bu söz ve jestlerin onlarda hareketlendirdiği şeyler olmasını istiyorum.”
Robert Bresson

Bresson’un kendine özgü ve sinemada çok az yönetmenin başarabildiği gerçeklik anlayışı, filmin sonlarına doğru karakterlerin bazı özelliklerinin baskınlaşmasını sağlar. Çevrelerindeki her şeyden arınarak kendi saf hallerini ortaya çıkaran karakterler, Bresson’un başarıyla yaptığı varlık soyutlamasının en güzel örneklerinden biridir. Finalde Agnes, Jean’a aşkını itiraf ederken: “Ben aslında iyi biriyim, içimde bir kötülük yok. Sadece, sana aşık olduğum için zayıf düşmüştüm.” der. O ana kadar kendi duygularını mektuba bile yazamayan Agnes, artık muazzam bir soyutlamanın içindedir ve kendisini yöneten diğer bütün duygulardan kendini arındırmayı başarır. En sonunda ise, kendisini yöneten en güçlü duyguyu keşfeder. Bresson: “Filmlerimin özünün, karakterlerimin söylediği sözler ya da yaptıkları jestler değil de bu söz ve jestlerin onlarda hareketlendirdiği şeyler olmasını istiyorum.” der. Bu aşamada, onun bu bakış açısının yansımasını daha net görebiliriz. Başından beri Jean’la arasında bir bağ oluşmasına karşın, hiç onunla doğru dürüst konuşmayan Agnes, bütün sözlerinin ve yeminlerinin aksine gerçekleri kendi içinde bulur. Sözlerin ve jestlerin yersiz ve yetersiz olduğu yerde, o da Jean’ın güvenmekten çekinmediği sezgisel ipi (bir çeşit yol gösterici) sayesinde yolunu bulur. Metafizik anlamda var olan bu görünmez ip, Jean ve Agnes arasında gidip gelen bir çeşit harita işlevi görür. Helene ise, algılarını bir kenara bırakarak zekasını kötücül emelleri uğruna kullanır. Bu noktada Bresson’un nosyonlarından biri daha gün yüzüne çıkar. Bizler fazla zekiyiz ve zekamız bizi yanıltıyor diyen Bresson, akla karşı duyguyu ve algıyı galip getirir. Helene’in zekasıyla çevresine ördüğü siyah duvara karşı, Agnes ve Jean’ı algısal çekim alanıyla birleştirir.

forum resmi

Diderot’un sınıfsal farklılıkları eleştiren eserini, gerçekçi bir arka plan ve farklı bir olay örgüsüyle birleştiren Bresson; Helene karakterinin içsel değişiminden insanın kötücül yanına, Jean ve Agnes’in ortak yazgısından da duyguların zekadan üstün olduğuna vurguda bulunur. O dönemde film çekmenin zorlukları nedeniyle bu eseri uyarladığını, ama uyarlarken pek çok yerini değiştirdiğini ifade eden Bresson, kişi ne yaptığıyla değil, kim olduğuyla bilinmeli düsturunu da çok güzel bir biçimde özetler. Agnes geçmişinin ağır yüküne karşı, içindeki özü Jean’ın fark etmesini sağlayarak, kim olduğunu ortaya koyar. Öte yanda da siyahlar içinde sürekli aynanın karşısına geçip içindeki intikam ateşiyle yanıp tutuşan Helene’in geçirdiği değişim vardır. Birbirine tezat oluşturan iki karakterin bu içsel değişim süreci, filme ismini de veren mekan olan Bois de Boulogne Parkı’nın iki farklı yüzüyle birleşir. Gündüz vakti parıldayan güneşle birlikte herkesin gezmek için akın ettiği park, gecenin karanlığında mağaralarla çevrili karanlık bir fuhuş yuvasına dönüşür. Ak ve karaya tek bir günün içinde ev sahipliği yapan bu mekan, Bresson’un tezatlıklar içindeki karakterlerinin buluşmaları için kusursuz bir ev sahibi olur. Bresson bu filmde, Eric Rohmer’in titizlikle üzerinde durduğu ve görenlerde pek çok çağrışıma neden olan, neredeyse bir ressamın tuvalinde şekillenmiş hissi veren açık alan görüntüleriyle birlikte, daha sonra François Truffaut’un da Henri Decae’yle birlikte çalışarak mükemmel resmettiği şehrin gece yaşantısını da çok güzel bir şekilde rafine eder.

The Ladies of the bois de Boulogne bütün bu özelliklerine karşın, Bresson filmografisi içinde üst sıralarda yer almaz. Diary of a Country Priest, A Man Escaped, Pickpocket, Au Hasard Balthazar ve Mouchette gibi her biri başyapıt seviyesinde olan ve sinema tarihine geçen filmlerin gölgesinde kalır. Buna rağmen, Jean-Luc Godard’dan sonra dünya sinemasını en çok etkileyen Fransız yönetmen olan Robert Bresson’un bütün alamet-i farikalarını içinde barındıran, intikam, aldatma, ikiyüzlülük, burjuva ahlakı ve toplumsal eşitsizlik üzerine yapılan ve izlenmesi gereken bir yapımdır.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleMouchette
Sonraki makaleEx Drummer
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK