Mouchette

Mouchette

770
0
PAYLAŞ

Mouchette

Kendinden önceki akımlar içinde yer almayan, resim ve felsefe gibi farklı dallarda aldığı eğitimi filmlerine yansıtarak, müzik ve görüntünün eşsiz birleşiminden oluşan bir sinema dili yaratmayı başaran Robert Bresson, hem Fransız sinemasının hem de Dünya sinemasının en özgün yönetmenlerinin başında gelir. Çekmiş olduğu on üç filmle sinema sanatına büyük bir etkisi olmuştur. Özellikle görüntü ve müziğin birbirini tamamladığı, eşsiz sinematografisi sayesinde, Yeni Dalgacılar tarafından şöyle tanımlanacaktır; “Eşsiz bir görüntü yazarıdır, Bresson.” Yeni Dalga’nın önemli yönetmenlerinden, sinema sanatının bir başka ustası Godard’da, sinema sanatının sınırlarını zorlamadaki amacı sorulduğunda, Robert Bresson ve Alain Resnais gibi yönetmenlerin, ona gelene kadar sinema sanatında yapılabilecek her şeyi yaptığını söyleyerek, Bresson’un yaratıcılığını övmüştür. Müzik ve görüntünün birleşimiyle bir armoni yakalamayı hedefleyen Bresson, bu iki öğenin birbirine karışmamasına da özen gösterir. Birinin baskın olduğu yerde diğerini kullanmaz. Kendi deyimiyle, “bir kemanın yettiği yerde ikincisini kullanmamaya” özen gösterir. Bu sayede birbirini bozmadan, birbirini tamamlayan, sade olduğu kadar etkileyici ve güçlü bir ahenk yaratmayı başarır.

Filmografisine baktığımızda daha çok edebi eserleri beyazperdeye uyarladığını görürüz. Dostoyevski, Tolstoy, Diderot gibi önemli yazarların eserlerini uyarlayan Bresson, Mouchette filmini de, daha önce Diary of a Country Priest filminde kitabından yararlandığı Georges Bernanos’un başka bir eserinden uyarlamıştır. Hikayenin özünü, küçük yaşta büyük sorumluluklar yüklenen Mouchette isimli bir kızın yaşadıkları oluşturur. Bresson onun yaşadıklarından yola çıkarak, insanlığa ve dünyaya olan bakışını içinde yaşadığı toplumu da eleştirerek gözler önüne serer.

Mouchette henüz ilkokul çağında bir genç kızdır. Evde hasta annesine ve yeni doğan bebeğe bakar, alkolik babasını idare eder, ev işleriyle uğraşır. Bir yandan da okumaya çalışır. Annesi ve babası dünyaya ayak uydurup, yaşamaya çalışırken üzerlerindeki baskıya yenik düşmüşlerdir. Bu yüzden küçük Mouchette’de daha bu yaşında ağır bir yükü sırtlamak zorunda kalır. Mouchette, üzerindeki her tarafı yamalı giysisi, delik çorapları ve kirli ayakkabılarıyla okumaya çalışır. Ama onun bu halinden rahatsız olan öğretmeni, ona sürekli ceza verir. Okulda aşağılanan Mouchette, genç oğlanlarında başlıca eğlence kaynağı olur. Mouchette, daha çocukluğunu yaşayamadan bir anda büyümek zorunda kalır. Küçük yaşında çoktan yetişkin olmuştur. Bütün evi çekip çevirmesi yetmediği gibi, dışarıdaki dünyanın da bir sürü kiri ve çamuruyla uğraşır. Barda bulaşık yıkar, onun parasını bile babası elinden alır.

Mouchette, bu kadar sorumluluğu taşımasına ve bu kadar sefalet içinde yaşamasına rağmen hiçbir zaman içinde bulunduğu durumu da sorgulamaz. Sorgulamadığı gibi saf kaderci bir yaklaşımı da yoktur. Ne seçim yapabilir, ne de hayatını değiştirebilir. İçinde bulunduğu zorlu koşullara rağmen elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır. Ama onun yaşıtlarıyla karşılaştığı tek ortam olan okulda, diğer yaşıtlarının yaptıklarını kıskanması, onu içten içe kıskanç biri yapar. Belki hayatında verdiği tek tepki de, okuldaki kızlara toprak atmak olur.

Fırtınalı bir günde ormanda mahsur kalan Mouchette, cinayet işlediğini düşünen sarhoş Arsene ile birlikte geceyi geçirir. Gece Arsene ile tecavüze benzeyen bir birliktelik yaşayan Mouchette’nin, bu ilişkiyi kabullenmesi aslında onun sevmeye ve sevilmeye olan muhtaçlığını ve üzerine yüklenen ağır yükü artık kaldıramadığını gösterir. Henüz ilkokulu bile bitirmeden, hayat şartları onu büyümeye zorlamıştır. Ama Mouchette günden güne bu yükün altında ezilmeye başlamıştır bile…

Sanayi devrimi ve makineleşmenin hızla artması, savaşlar, yoksulluk, teknoloji çağına geçiş derken, insanoğlu da bütün bu gelişmelerden etkilenmiştir. Teknoloji gelişirken, insanlık hızla gerilemeye başlamıştır. Kapitalizmin zorlu şartlarında ayakta durmaya çalışan birey, ekmeğin aslanın ağzında olduğunu çoktan fark etmiş, materyalist bir dünyada önceliğini kendi refahına vermiştir. Bresson bütün filmlerinde olduğu gibi Mouchette’de de insanoğlunun bu değişen, karanlık ve kirli yüzünü gözler önüne sermekten çekinmez. Sade ve gerçekçi sinemasıyla, hayatın içinden karakterleriyle yaşadığımız dünyanın canlı bir portresini çizer. Filmlerinde gördüğümüz karakterler ne kadar kötü huylu olsa da, biz biliriz bu insanların etiyle kemiğiyle, iyisiyle kötüsüyle her gün karşılaştığımız sıradan insanlar olduğunu. Bunlar, deliliğin gün geçtikçe arttığı, insanoğlunun doğasının hızla değişime uğradığı toplumun her kademesinde görmeye alışık olduğumuz, sıradan gözüken, aslında ideal olarak gördüğümüz düzenimizin o kadar ideal olmadığını yüzümüze vuran sıradan insanlardır.

Böyle insanların egemen olduğu bir toplumda, karanlık bir gökyüzünde parlayan bir ay gibi bembeyaz, saf, berrak olan Mouchette’de kaderine boyun eğer, üzerindeki bu baskıyı kaldıramaz. Arsene ile olan ilişkisiyle ipuçlarını veren ruhundaki çatlaklar, annesinin ölümü ve ardından gelişen toplumsal baskıyla şekillenerek Mouchette’yi nihai sonuna ulaştırır. Mouchette doğduğundan beri kendisine yüklenen görevleri yapmışsa da, toplumun baskısı ve diğerlerinin alayları, aşağılamaları, saf ve temiz olanı lekeleme girişimleri, herkesi kendisine benzetme çabaları, onu da bu sona götürür.

Au Hasard Balthazar filminde başroldeki eşeğe yapılan eziyetler gibi, Mouchette’de toplumu oluşturan bireyler tarafından sürekli hakaretlere maruz kalır. Kimileri Bresson’un gerçekçiliğini ve anlatımını katı ve sert bulsa da, bazı şeyleri hatırlatmak için katı olmak gerekir. Evet, belki Balthazar’ın ve Mouchette’in yaşadıkları uçlarda birer örnektir. Hayatın süregelen deviniminde, mutlaka onlar dışında daha mutlu hikayelerde vardır. Ama Bresson bu sade, sert ve katı tavrıyla, insan ruhunun özüne inerek, en derin duygularını izleyiciye yaşatmaya çalışır. Dostoyevski, “Dostlardan başkasına anlatılamayacak şeyler vardır. Hatta bazıları dostlara bile anlatılmamalı; bunların arasında bir de insanın kendisine bile anlatmaması gereken şeyler var!” der. Bresson, insanın kendine bile söyleyemediği şeyleri, görüntüleriyle anlatmaya çalışır. Bunu yaparken kimi zaman bir ressam olur, kimi zaman bir müzisyen oluverir çıkar, kimi zamanda bir felsefeci kimliğine bürünür. Böylesine hassas bir ruh halini dışa vurmak için, bilir tek yolun gerçekçiliği olabildiğince arttırmak olduğunu. İşte bu yüzden, sinemasını da insanın özü gibi, dış etkilerden arındırabildiği kadar arındırmaya, saf bir dil yakalamaya çalışır. Bu doğrultuda, “Kişi ekleyerek değil, çıkararak yaratır.” der. Bu şekilde Bresson, en saf olanı yakalayarak, en gerçek ve etkileyici olanı bulur. Stüdyolarda çekim yapmaz, ışık kullanımında titizdir, 50mm merceklerle çekimlerini yapar. “Gerçek olmayan şeyleri fotoğraflaştırmayı tasvip etmiyorum. Setler ve aktörler gerçek değildir.” diyerek, eğitimli oyuncu istemediğini belirtir. Bütün bunlar belki, fazla abartılı bir iş yaptığı, insan özünü yakalamaya çalışmasının delilik olduğu fikrini verir, ikinci elden. Fakat bir Bresson filmi izlediğinizde farkına varırsınız ki, anlatılan hikayeden ziyade, çözümlenen karakter tıpkı kendimizdir. Tıpkı toplumsal hayatta karşılaştığımız ama, günlük hayatın keşmekeşi içinde derinlemesine düşünmeye vakit bulamadığımız sıradan insanlardır. Bu sayede izlediğimiz görüntüler, kulağımıza fısıldanan melodiler ve yaşanılan dramlar daha bir sahicilik kazanır. Montaigne’nin dediği gibi, “Başkalarına olduğu kadar kendimize de yabancıyız.” sözü daha bir anlamlı gelir. Bresson’un filmleri bu gerçekleri ve yabancılaşmışlığı bireylerde yaşatmak için ve insanoğlunun en derinlerine bir yolculuk yapmak için idealdir. Fakat izlemeden önce sormak lazım, gerçekten bu filmleri izlemeye cesaretimiz var mı?


Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleDie Brücke
Sonraki makaleLes Dames du Bois de Boulogne
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK