Aleksandra

Aleksandra

425
0
PAYLAŞ

aleksandra

Hollywood’un Irak işgali ve diğer insanlık suçlarıyla ilgili özür dileme seansları birer birer perdede arz-ı endam etmeye devam ediyor. Brian De Palma gibi filmografisi tamamiyle sinema ustalarına olan referanslarıyla anılan bir yönetmenin bile bu maceraya atılması (Redacted) bu tip yönetmenlerin saf sinema duygularının yanında yeri geldiğinde bir insani sorumluluğun neticesi olan vicdanlarını da sanatlarının bir parçası haline getirmesi açısından sevindirici bir durum.

Bu tarz filmlerin samimiyetlerinin ölçüsünün ne olduğu konusu tartışılabilir, lakin sırf Irak’la sınırlı olmayan ve dünyanın her bir köşesindeki savaşlara, acılara kendi ülkelerindeki ayıplara kayıtsız kalmayı başarabilen tabiri caizse suya sabuna dokunmayan, bırakın dokunmamayı çektiği filmlerle kaş yapayım derken göz çıkarmayı beceren, savaş eleştirisi gibi gözüken senaryoların altında aksine savaşı ve işgali meşrulaştıran bir sonuca bile ulaşabiliyor kimi sözde muhalifler.

Bahsettiğimiz bu savaşlardan biri olan ve 90’lı yılların ortalarında akşam haberlerinin vazgeçilmez görüntülerini oluşturan Çeçenistan-Rusya savaşı o dönemi hatırlayanlar için büyük bir öneme sahiptir. 12 Mayıs 1997’de imzalanan barış antlaşmasıyla çözüme ulaşmayan ve bugün farklı bir döneme giren bu savaşın etkisini yaşlı bir kadın üzerinden anlatmayı seçen Rus yönetmen Aleksandr Sokurov, Aleksandra adlı filmle kendi ülkesinin yakın tarihiyle yüzleşiyor.

Rus ordusunun Çeçenistan’daki askeri kampında subay olarak görev yapan torununu ziyarete giden yaşlı bir kadının kamptaki diğer askerler ve torunu ile olan birkaç günlük yaşamını konu alan Aleksandra katıksız bir savaş karşıtı filmi değil. Filmin hiçbir sahnesinde ne bir patlama ne de ortalıkta bir ceset görebiliyoruz film boyunca. Filmin tam olarak nerede geçtiği hangi zamana denk geldiği de belirtilmiyor. Yalnız fazla evhamlı olan, çevresindeki her şeyi kontrolüne almaya çalışan yaşlı kadının askerlerle olan diyalogları, çoğunu 20’li yaşlarındaki gençlerin oluşturduğu askerlerin ev ve aile özlemlerinin temsili olan yaşlı kadınla olan ilişkisi filmi çoğu savaş karşıtı ve anti-militarist filmin ötesine taşıyor. Sokurov’un kamerası kamptaki gündelik hayatın her anını yaşlı kadın aracılığıyla seyirciye gösterirken, ordudaki hızlı ve pratik yaşam disiplini ile yaşlı kadının yavaş hareketleri, herşeyi öğrenme ve kontrol etme merakı bir tezat oluşturuyor. Özellikle askerlerin silahlarını temizledikleri ve Aleksandra’nın torunuyla birlikte tankın içine girip kaleşnikofu eline alıp denemeye çalıştığı sahneler bu tezatı destekleyen en bariz örnek.

Filmin özellikle yaşlı bir kadın üzerinden anlatılması anlamlı aslında. Bu tarz filmler içerisinde daha önce denenmemiş bir durum üzerinden gidiyor Sokurov. Aleksandra kamptan birkaç saatliğine ayrılıp Çeçen kasabasındaki çarşıya gittiğinde Çeçen kadınlardan birinin Aleksandra’yı çay içmeye davet ettiği, her tarafı yıkılmış harabe evindeki konuşmalarda “yaşanılan bu savaşın esasında erkeklerin savaşı olduğunu” vurguluyor iki kadında. İşe yaramayan barış antlaşmaları, tutulmayan tüm sözler erkeklerin dünyasına ait ne de olsa. Çeçen kadın dükkânını başka birine bırakıp bu yaşlı kadını dinlenmesi için evinde misafir edip pekâlâ çay da ikram edebiliyor. “Bana karşı fazla iyisin” diyen Aleksandra’ya Çeçen kadın “neden kötü davranayım ki?” diye karşılık veriyor.

Yaşanılan acılar her iki taraf için de bir mesafe oluşturmasının ötesinde, birbirlerine daha çok yakınlaşmalarını ve birbirlerini anlamalarını sağlıyor. Kadın olmak, askerdeki ve dağdaki çocuklarını beklemek bu yakınlığı daha da belirginleştiriyor üstelik. Gittikçe daha çok birbirlerine benziyorlar. Geri dönüş yolunda Aleksandra’ya eşlik eden Çeçen gençle Aleksandra arasında geçen özgürlük tartışması ise filmin en vurucu sahnesi olmasının yanı sıra Sokurov’un konuya nasıl ve hangi açıdan baktığının en güzel örneğini teşkil ediyor bir bakıma. Final sahnesindeki Çeçen kadınların Aleksandra’yı uğurlamaya geldiği tren istasyonunda Aleksandra Çeçen kadına ısrarla kendisini ziyarete gelmesini söyleyip konuşacakları çok şeyin olduğunu söylüyor. Artık bir yerden başlamalı diyor yönetmen, en basitinden konuşmakla.

Yönetmen Aleksandr Sokurov Rus sinemasında ismi Tarkovski ile birlikte anılan en başarılı ve uluslararası alanda tanınan en prestijli yönetmenlerden biri olmasının yanısıra sinema tarihine tek planda ve hiç kesme yapmadan çekmiş olduğu 90 dakikalık “Russian Ark” filmiyle geçen bir yönetmen. Genelde biçimsel yoğunluğu ve görsel anlatım zenginliği ile bilinen Sokurov, Aleksandra filmiyle yine benzer bir yöntemle seyirciye en basit manada minimalist bir hümanist başyapıt armağan ediyor.

Çetin Baskın
cetinbaskin@hotmail.com

—————————————————————————————-

 

İnce işlenmiş, buruk bir Sokurov

Aleksandra, geçtiğimiz ay İstanbul Film Festivali hasebiyle ülkemize konuk olan, Sovyet sonrası Rus Sineması’nın en başarılı yönetmenlerinden Aleksandr Sokurov’un son filmi. 2007 Cannes Film Festivali’nde yarışma filmlerinin arasında bulunmasına rağmen Türkiye’de henüz gösterim şansı bulamadı. Çektiği onlarca ödüllü belgesel ve kurgusal filmleriyle adı sayılı yönetmenlerin arasında geçen, kimi eleştirmenler tarafından Tarkovski’nin ardılı olarak anılan, 2003’te montaja başvurmadan tek plan olarak çektiği 90 dakikalık deneysel-belgesel çalışması Russian Ark ile bir ilke imza atan Sokurov’un bu referansları, gişe kaygılı film dağıtımcılarını korkutuyor olsa gerek (!). Oysa yönetmenin bu sefer inadına pek iddialı görünmeyen, savaşa yaktığı içli ağıt, izleyenleri içine çekmekte sıkıntı yaşamıyor. Kanın gövdeyi götürmediği, kurşunlar yerine insani bağlardan beslenen bir bir film Aleksandra.

Filme adını veren Aleksandra (Galina Vishnevskaya), eşinin ölümünden bir süre sonra, yalnızlık ve özlemini dindirmek, torunu Denis’i (Vasily Shevtsov) görmek için yola çıkıyor. 90’ların başında, Çeçenistan sınırında bir askeri üste subay olan Denis, savaş halinde olmayı yaşam biçimi haline getirmiş, görevine bağlı, sıradan bir karakter. Film, Aleksandra’nın cephedeki askerler ve sınırötesindeki halkla kısa sürede kurduğu bağı konu ediniyor. Sokurov’un filmdeki ana temaya, aile bağlarına verdiği önemden yola çıkarak başlaması -Mother and Son (1997), Father and Son (2003)- tanıdığımız bir özelliğidir. Bu filmde ise, kutsal kıldığı bu bağları daha da genelleştirip, cephenin iki yanına taşıyor. Bir ropörtajında sorguladığı, “aynı dilleri konuşan insanların birbiriyle savaşmasının anlamsızlığı”nı, sınırın iki tarafındaki yaşlı kadını dilin biraraya getiriciliğinde dost kılarak çözmeye çalışıyor. Aleksandra, savaştan ne olursa olsun iyi bir sonuç çıkmayacağına, sürekli yok edenlerin üretmeyi asla öğrenmeyeceğine, en çok da savaşın kanıksanmışlığına dikkat çeken bir yapıt.

Karşıtlıklardan fışkıran imgeler

80 yaşlarındaki bir opera sanatçısının canlandırdığı Aleksandra, trene ilk binişinden, eve dönüşe kadar sahneyi kimseciklere bırakmıyor, filmin tartışmasız yıldızı… Yaşından yola çıkarak II. Dünya Savaşı’ndan bu yana koskoca bir tarih görmüş kadının yaşanmışlığı, her hareketinden okunuyor. Kâh hafif sinirli, kâh güleryüzlü bir şekilde ağır aksak dolaştığı üsteki tüm askerlerin ilgi odağı oluyor. Diğerleri için onun gözlerine bakmak, her taraflarını sarmış o metalik savaş gerçekliğinden kopmak anlamına geliyor. Erkek egemen dünyanın ürünü olan savaşın ortasında, onun ayak sesleri, öteki diyarların, geride kalan ailelerin, sevgililerin kalp atışlarını çağrıştırıyor. Yirmilerine daha yeni yanaşmış delikanlıların, yaşlı kadınla birlikte yer aldıkları çoğu kadraj tezatlıklarla dolu. Üniformaların arasında entarisiyle dolaşırken, askerlerin çevik ve kesin hareketlerinin yanında ağır aksak, yorulmuş bir şekilde üsü gezerken; film de yaşlı kadın gibi temposuz ve tekinsiz bir hal alıyor. Savaşın uzun yıllardır süregeldiğine işaret eden tozlanmış ve eskimiş tanklar, çadırlar, silahlar arasında Aleksandra; askerlerin içinde yitip gidenlere tanık oluyor. Torunuyla konuşmaya çalıştığı bir gelin muhabbetinde, Denis’in savaş dışındaki gerçeklikten ne kadar uzaklaştığını, sevginin onun için artık bir anlam ifade etmediğini anlamak mümkün.

Sokurov ve Father and Son’da birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Aleksandr Burov müthiş bir kimya tutturmuş. Savaşın yokediciliği, tek bir adam öldürme sahnesi yerleştirmeden, harabedilmiş binalar, yakıp yıkılanlardan dolayı etrafı saran dumanlarla sunuluyor. Filme kimi zaman askeriyenin sembolü haki tonları, kimi zaman neredeyse siyah beyaza dönen karanlık renkler hâkim oluyor. Kullanılan klasik müzik besteleri görüntülerle iç içe geçip, hüzünlü bir ahenk oluşturuyor. Beklentileriniz, Sokurov’un şairane öyküsünün vaadettikleriyle örtüşüyorsa, Aleksandra sakin ve görsel bir meditasyon.

Yiğitalp Ertem
alptheengineer@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleEx Drummer
Sonraki makaleMyrin
1988, Ankara. Yazılımcı ve Medya & Kültürel Çalışmalar mezunu. Yıllardır tutkuyla bağlandığısinema üzerine okuyor, izliyor, arada da yazıyor. Amatör tiyatro ve kısa film denemeleri yaptı.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK