Myrin

Myrin

390
0
PAYLAŞ

myrin

Holberg isimli bir adamın öldürülmesiyle başlayan soruşturma derinleştikçe birtakım genetik sırlar saklayan hükümet, tecavüz mağduru kayıp bir kadın, kendilerine şantaj yapan yoz bir polisin kölesi olmuş üç azılı suçlu, küçük kızını kansere kurban vermiş acılı bir baba gibi birbiriyle alakasız görünen parçaları son derece ustaca birleştirmeyi başarmış nefis bir polisiye örneği Myrin (Jar City)… Özellikle 101 Reykjavik ile tanınan Baltasar Kormákur’un çok satan Arnaldur Indridason romanından senaryolaştırdığı ve yönettiği İzlanda yapımı Myrin, karizmatik dedektif Erlendur’un başına buyruk kızı Eva ile olan ilişkisine de bu karmaşada yer vermeyi ihmal etmeyerek hem suç örgüsünü, hem gizemli yanını, hem soğuk ama ilginç karakterlerini, hem de dramatik tarafını korumayı bilen bir olgunlukta. Tabi İzlanda’nın toprağına has o sözünü ettiğimiz soğukluk ve her polisiye için gerekli olmayan aksiyon eksikliği zaten Myrin için eksiklik veya dezavantaj bile sayılmaz. Suç kronolojisini iyi düzenlemiş, yeri geldiğinde sert, klişelerden uzak ve sadeliği sayesinde izleyici arasında hep bir mesafe bulunduran bir yapım. Filmin belki de her şeyin önündeki kurgu başarısı, polisiye filmlerden beklenen karmaşık suç ağacının nasıl çözüme ulaştırılması yönünde örnek teşkil edecek düzeyde olduğu kadar, bir roman uyarlamasının derinliği altından süresi yettiğince kalkabilen bir yapıda bana göre. Bir cinayet sayesinde uzun yıllara yayılan zincirleme suçların, hataların bir bir ortaya çıkmasına, ilk etapta bolca birbiriyle ilişkilendirme sıkıntısı yaşanan parçaların usulca ve akıllıca yan yana getirilmesine ilgi duyanların, İzlanda’nın Oscar adayı da olmuş bu örneğini görmesi kaçınılmaz olacaktır. İzlanda sineması birçok yönden ilgiyi hak ediyor.

Osman Danacıoğlu
odanac@gmail.com

————————————————————————————-

Çürümenin ve yozlaşmanın göbeğinde bir kent: Jar City.

101 Reykjavik ve A Little Trip to Heaven gibi filmleriyle de hatırlayabileceğiniz İzlandalı yönetmen Baltasar Kormakur’un son filmi Myrin, İzlanda’da çok satan bir kitaptan beyazperdeye uyarlanmış. Kısa sürede kitabın da etkisiyle İzlanda tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilen Myrin, sağlam hikayesi ve kurgusuna rağmen sinemada benzerlerini izlediğimiz hikayelerden çok da ayrışmıyor. İyi yazılıp yönetilen karanlık bir polisiye gerilim filmi olmasına rağmen, yönetmenin finalde verdiği basma kalıp mesajlar filme fazla geliyor. Sonuçta Myrin tür içinde yeni bir keşif yapmıyor ve pek çok defa anlatılan iyi polis kötü polis teranesini temcit pilavı gibi yeniden vermekten öteye geçemiyor.

Myrin, hikayesine bataklığın üstüne inşa edilmiş bir binanın bodrum katında Holberg’in cesetinin bulunmasıyla başlıyor. Hamile ve uyuşturucu müptelası olan bir kıza sahip dedektif Erlandur bir yandan çocuğuyla ilgilenmeye çalışırken, diğer yandan da cinayetin ardındaki sır perdesini kaldırmaya çalışıyor. Erlandur araştırmasını derinleştirdikçe aslında hikayenin çok eskiye dayandığını öğreniyor. Bu eski hikayeyle paralel olarak bir de beş yaşındaki kızını amansız bir hastalıktan dolayı kaybeden Örn’ün draması aktarılıyor. Bu iki hikaye arasındaki ortak noktalar film ilerledikçe Erlandur tarafından birleştirilirken, finalde ilginç olmasa da trajik bir tablo karşımıza çıkıyor.

Aslında Myrin, daha başından itibaren yüzeyde görünenlerle değil, buz dağının altındakilerle ilgilendiğinin sinyallerini veriyor. Her geçen dakika daha da netleşen ve içinde çok fazla sürpriz barındırmayan hikayenin olay örgüsü, bataklığın üstüne kurulan ve her geçen gün dibe batmakta olan binaları hatırlatıyor. Erlandur olayların üstüne gittikçe derinlerdeki bataklıkları keşfediyor ve daha sonra her geçen gün batmakta olan insanların farkına varıyor. İyi/kötü polis klişesinden sonra, finalin bu farkındalığa vurguda bulunması belki de filmin en eğreti yanı diyebilirim. Yönetmen Kormakur hikayesini bir polisiye gerilim olarak anlatmayı tercih etseymiş daha başarılı olabilirmiş. Polisiye bir hikayenin üzerine bir de kişisel sorunları olan ve iyi polisi oynayan bir babanın trajedisini eklemeye çalışınca, bu filme bir gömlek fazla gelmiş. Filme konu olan kitapta, belki hikayenin olay örgüsüyle dramatik yapısı aynı derecede güçlüdür, fakat filmde bu iki yan kimi zaman birbiriyle uyumsuz ilerliyor. İkisinin dengesi bir türlü sağlanamıyor. Meslektaşlarının işlediği suçlar üzerine yozlaşmanın farkına varan, araştırdığı olayla bu yozlaşmanın masum insanlara etkilerini gören ve bütün bunlardan sonra kendi yabancılaşmışlığını keşfeden bir baba ikonu çok tanıdık ve bir o kadar klişe.

Myrin yeni bir hikaye anlatmıyor, farklı bir anlatım tekniğine de sahip değil. Bununla birlikte yönetmen, hikayesine yarattığı fon ile başarılı bir yönetmen olduğunu kanıtlıyor. Herhangi bir farklılığı içinde barındırmayan anlatım teknikleri, hikayenin karanlık yanını öne çıkarıyor ve bunu yaparken de yönetmenin filtre terchileri, ışık kullanımı ve renk seçimleri etkili oluyor. Baştan sona kadar filme gri ve grinin tonları hakim oluyor. Hikayenin akışında yaşanan sorunlara karşın, filmin anlatım teknikleri bu karanlık hikayeyi görselleştirme konusunda sınıfı geçiyor.

İzlanda’dan son dönemde çıkmış iki önemli yönetmen olan Dagur Kari ve Baltasar Kormakur’un ilk filmlerinden sonra gelen çalışmalarında aynı sorun mevcut. Kari ilk filmi Noi Albinoi’de büyüleyici ve neredeyse kusursuz bir yapıma imza atarken, onu izleyen ikinci filmi Voksne Mennesker’de kontrolü kaybederek içinde pek çok fazlalığa yer veren dağınık bir filme imza atıyordu. Kormakur için de farklı şeyleri söylemek mümkün değil. Çıkış filmi olan 101 Reykjavik, İzlanda toplumu hakkında çok şey söylerken, bu söylediklerini kendine has mizahıyla ekrana taşıyordu. Oysa Myrin’de anlatmak istediklerini yeterince özetleyemiyor. Hikayeye tam olarak hakim olamıyor. Hele filmin finalindeki Erlandur’un aydınlanma tripleri çok yapmacık kalıyor. Bundan daha iyisini yapabilirken, kolaycılığa kaçmış izlenimi veriyor. Bütün bunlar ışığında şunu söyleyebilirim ki, Myrin; içinde yenilik ve farklılık barındırmayan, sıradan bir polisiye gerilim filmi.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleAleksandra
Sonraki makaleKnallhart
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK