Ana sayfa 2000'ler 2008 Eskalofrio

Eskalofrio

1169
0

Eskalofrio

Taşranın dayanılmaz çekiciliği…

İspanyol taşrası da Amerikan’ın izbe kasabaları gibi gerilim filmlerine ev sahipliği yapmayı sürdürüyor. Ils (Fransız yapımı, Romanya’da geçiyor.) ve El Rey de la Montana gibi son dönemde çarpıcı örneklerini de izlediğimiz taşra üzerinden anlatılan gerilim filmlerinde, Avrupa’nın Amerika’ya oranla daha etkileyici sonuçlar doğurduğunu görmek mümkün. Amerikalılar özellikle seri katil profili üzerinden, taşranın izole alanını bir tür kedi-fare oyununa dönüştürerek, mekanın çevreden izole edilişi üzerine yoğunlaşıyor. Bu tür filmlerde, elbette taşrada yaşayan insanların yabancılara bakışı, dışa kapalı oluşları ve merkezden uzak oluşun dezavantajlarını kendi içlerindeki sıkı cemiyet ilişkisiyle artıya çevirme uğraşları çeşitli örneklerle kültürel kodlar olarak yer alıyor. Teen-slasher türüne rağbetin artması ve türün çabucak tüketilmesiyle daha da ön plana çıkan, bir çeşit genelden ayrışma alanı olarak görülen sapa mekanlarda geçen gerilim filmleri de artık teen-slasher türündeki filmlerle aynı tadı vermeye başladı. Birbirinin alt türü olarak görülebilecek bu iki farklı bakış da yavaş yavaş birbiriyle kaynaştı. Bu türde o kadar çok birbirinin kopyası olarak görülebilecek film üretildi ki; artık bu kültüre özgü dediğimiz kodlamalar dahi birer klişe halini aldı.

İspanyol gerilim filmi Eskalofrio’da da bu klişelerin uzantılarını gözlemlemek mümkün. Oğlunun rahatsızlığı yüzünden taşraya taşınmak zorunda kalan annenin, burada başına gelenleri ve yerel halk ile aile arasındaki çatışmaları görünce, filmin geçtiği mekana özgü özelliklerin ve bu özelliklerin verilme şeklinin çok tanıdık olduğu aşikar. Görsel olarak stilize bir anlatım biçimi benimseyen yönetmen Isidro Ortiz, filmin anlatım biçimine verdiği önemi arka plana göstermemiş. Bunun sonucunda da, ortaya farklılaşmayan ve tür içinde “sıradanlığın” kalıplarının dışına çıkamayan bir gerilim filmi çıkmış. Oysa yukarıda bahsi geçen iki film de gerilim filmlerine farklı bir açılım getirmeyen, klişe bir öykü ve olay örgüsüne sahip filmler. – El Rey de la Montana’nın bir ara FPS tarzı bilgisayar oyunlarını hatırlatan bir bakış açısıyla aktardığı takip sahnelerini bir kenara bırakırsak. – Ama klişe anlatımlarının haricinde, iki film de arka plan ile gerilim öğelerini birbirleriyle uyumlu bir şekilde kullanıyor.

Gösterme/Göstermeme ikilemi…

Bunun haricinde, Eskalofrio’da her gerilim filminde yaşanan bir ikilem daha gündeme geliyor: Gösterme/göstermeme… Bu iki edimin arasındaki ilişki, bizi kolayca cevaplanabilecek ve her filme uygulanabilecek bir kaideye götürmüyor. Ils’in ve Ils’in takip sahnesinde öykündüğü The Blair Witch Project’in başarısı büyük ölçüde göstermemekten kaynaklanırken, El Rey de la Montana ise gösterdiklerinin yarattığı dehşetten besleniyor. Gösterilenin, normal bir insanın zihnindeki ön görüyle tezat oluşturacak, onu dehşete düşürecek imgesi esas korku kaynağı oluyor. Bu yüzden, bu seçimin eldeki malzemeye göre dikkatlice seçilmesi tür için çok önemli bir şey. Eskalofrio özelinde bu konuya değinecek olursak, bana kalırsa, film; hikayesini çok çabuk açık ediyor. Ana karakterin kabuslarını izleyiciyle paylaştıktan sonra, karakterin toplumla yaşadığı uyum sorununa vurguda bulunan ve sözüne inanılmayacak sorunlu bir ergen tiplemesi yaratan yönetmen, yapay ışıklarla da karakterin gerçeklikten kopuşuna vurguda bulunuyor. Fakat aile taşraya taşındıktan sonra hızlı bir değişim yaşanıyor ve birden film vites değiştiriyor. O zaman da haliyle filmde yaratılan ilk bölüm havada kalıyor. Oysa bir gerilim filminde önemli olan şey; gerilimi yaratan nesnenin varlığından çok, o nesnenin yarattığı gerilim sürecidir. Ana akım filmlerde nesne hemen açık edilir ve izleyicinin filmi takibi kolaylaştırılır. Eskalofrio gibi hareket alanı daha geniş olan bir filmin de aynı yolu izlemesi, açıkça filmin gidiş yönünü göstermiş oluyor. Film, yönünü belli ettikten sonra da izleyicinin filmin sonuna kadar tahammül ederek, bildiği sahneleri yeniden görmesi bekleniyor. Bu açıdan bakıldığında, Eskalofrio’nun da türün sıradan, bildik ve klişe filmlerinden biri olduğunu söylemek mümkün. Film, İspanyol etiketine rağmen, bir türlü gerilim filmlerinin anonim seri üretiminden kurtulamıyor. Farklılaşamadığı noktada da, klişeye teslim oluyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

Önceki makale2008’in En İyi Avrupa Filmleri
Sonraki makaleLeo
1983, İstanbul doğumlu. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü'nde yaptı. Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011-2014 yılları arasında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğü yaptı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013-2019 yılları arasında Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yaptı. 2018-2020 yılları arasında İstanbul Şehir Üniversitesi'nde ders verdi. 2018-2021 yılları arasında Sinema Yazarları Derneği'nin (SİYAD) genel sekreterliğini üstlendi. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015)- Burçak Evren'le ortak-, Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016), Aytekin Çakmakçı: Güneşe Lamba Yakan Adam (2019), Osmanlı’da Sinematografın Yolculuğu (1895-1923) [2020], Derviş Zaim Sinemasına Tersten Bakmak (2021) – Tuba Deniz’le ortak-, Orta Doğu Sinemaları (2021) – Mehmet Öztürk’le ortak-, Türkiye’de Sanat Sineması (2022) isimli kitapları da bulunuyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here