2008’in En İyi Avrupa Filmleri

2008’in En İyi Avrupa Filmleri

1518
0
PAYLAŞ

Türkiye’de 2008 yılında gösterilen filmler, düzenlenen festival ve etkinler çerçevesinde izlenen bütün filmlerin değerlendirme kapsamına alındığı listede, ayrıca sitenin yurtdışındaki yazarlarının izleyip yorumladığı filmler de yer alıyor. En üst sırasında İtalyan filmi Gomorra bulunduğu listede, Sonbahar ve Üç Maymun gibi Türk filmleri de bulunuyor.

inbruges

10 – In Bruges

Yönetmen : Martin McDonagh
İngiltere, 2008

In Bruges aslında üç kötü adamın hikayesi. Ama üçünün de iyi-kötü algısı, filmin bize sunduğu 107 dakikalık kesit içinde yer yer ufak değişimlere uğruyor. Harry Waters’ın emrinde çalışan iki tetikçiden Ken’in nezaketi, Bruges estetiğine olan ilgisi, babacan tavırları ile, Ray’in saf ve temiz delikanlılığı, kendini ele vermemeye gayret eden romantizmi, yakasını bırakmayan vicdanı ve içtenliği onları para için adam öldüren kötü adamlar sınıfından ayırmaya yetiyor. Filmin tek kötüsü olan Harry bile, onu oynayan kıdemli kötü adam eksperi Ralph Fiennes’in müthiş yorumuna rağmen bir şekilde katıksız “kötü” diyebilmek için çok uğraştıran tiplerden. Üstelik üçünün de sahip olduğu, izleyene biraz garip, hatta yavan gelebilecek “prensip” hadisesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir durum. Bunu filmde yer yer işlenen dini temalarla da ilişkilendirmek olası. Kilisede bir rahibi öldürmek, öldüreni kötü yapar. Öte yandan o rahibin neden öldürüldüğünü söylememek, öldüreni yine kötü yapar ama rahip ile ilgili de kafalarda soru işareti yaratır. Rahibi öldürürken kazara masum bir çocuğu da öldürmek, öldüreni yine kötü yapar ve bu kez devreye vicdan ve prensipler girer. Kötünün içinde sadece kötülük bulunmadığına dair bir inanç ihtiyacını karşılayan yegane şeye McDonagh’nın bulduğu çözüm “prensip” olduysa, film mantığında buna daha makul birtakım gerekçeler aramaya çalışmak da yersiz. “Prensip” olgusunun bir tercih olduğu gayet açık. Eğer mesele tercihin neden bu yönde olduğunu sorgulamak ise filmin varlığı zaten en güzel cevabı veriyor: In Bruges, tıpkı Six Shooter gibi ölüm ile oyun oynuyor. Bunu en iyi Ray’in çocuk parkında intihar etmeye yeltendiği sahneden ve tabi finalden çıkarmak mümkün. Ölümü hem intihar gibi bir zayıflık, hem de prensip gibi soylu bir davranış olarak tanımlamak, aslında ölümün ne olduğunu tam olarak bilememekten kaynaklı bir alaycılığın ürünü olsa gerek. Hadi buna da ikna olunmazsa filmin tek kusurunu bu ileri düzeydeki “prensip” konusunun işlenişi olarak ilan edelim.

Filmin komik olduğu kadar hüzünlü havasına katkıda bulunan koyu renk tercihleri, loş ortamları ve Carter Burwell’in dingin piyano dokunuşları, kontrollü bir ciddiyet sağlıyor. Baştan beri In Bruges’ü tanımlamak için tek bir cümle arıyordum. Elimden gelenin en iyisi şu oldu: In Bruges, zeki ve sinirli bir İngiliz oyun yazarının yazıp yönettiği dramatik, komik, romantik, prensip sahibi bir modern zaman euro-western güzellemesi!

Osman Danacıoğlu
odanac@gmail.com

Lat den Ratte Komma In

9 – Lat den Ratte Komma In

Yönetmen : Tomas Alfredson
İsveç, 2008

Genelde yılın en iyi filmlerini içeren listelerde pek gerilim filmleri kendilerine yer bulamaz. Gerilim sineması genelde hep “seyirlik” nosyonu üstlenir ve genel değerlendirme içinde çoğu zaman önemsiz filmler olarak görülür. Fakat bu sene İsveç’ten gelen bir gerilim filmi bu ezberi bozdu. Televizyon dizilerine de senaryo yazan, İsveçli yazar John Ajvide Lindqvist’in romanından uyarlanan Lat den Ratte Komma In kuşkusuz bu yılın en dikkat çekici Avrupa filmlerinden biri oldu.

Ergenlik sorunları, çevreye uyum, ilk aşk gibi konuları merkezine alan film; gerilim öğeleriyle de hikayesini ilginç kılmayı başarıyor. İki tık tık sesi üzerine kurulu bir iletişim şekli üzerinden birbirlerine sevgilerini anlatan iki küçük çocuğun, hem naif hem de kırılgan aşkları; aynı zamanda insanların kanını donduracak sahneler eşliğinde alışık olmadığımız bir atmosfere de fon yaratıyor. İsveç’in kış mevsiminde buz kesen karanlık mekanları, ölümü ve aşkı tek bir potada eritirken, Lat den Ratte Komma In de hem klasik bir ergen hikayesi anlatıyor hem de ezber bozan bir gerilim filmine fon hazırlıyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

snijeg

8 – Snijeg

Yönetmen : Aida Begic
Bosna-Hersek, 2008

Bosna Savaşı ile ilgili son dönemde çekilmiş en ilgiye değer film olan Grbavica gibi Snijeg de bir bayan yönetmenin kamerasından, savaşın kadınlar ve çocuklar üzerindeki etkilerini sorgulayarak, savaşın kolektif bellek üzerinde bıraktığı yıkımı gösteriyor. Yine Grbavica gibi sessiz, sakin, mesafeli ve gerçekçi bir bakış açısıyla derdini anlatan Snijeg, kimi zaman kullandığı ironi ile de savaş üzerine iğneleyici tespitlerde bulunuyor. Yönetmenin mesafeli yaklaşımı, onun sinemasal dilini zenginleştirirken, karakterlerin çerçevedeki yalnızlıkları da aslında savaşın ağırlığını, bir anlamda karanlık ve rahatsız edici gölgesini de işaret ediyor.

Özellikle karakterlerine olan yaklaşımı ve kullandığı sinema diliyle etkileyici bir ilk filme imza atan yönetmen Aida Begic, Bosna’da yaşayan insanların kolektif bilincine de Snijeg aracılığıyla tercüman oluyor. UNICEF bayrağıyla kapatılan çatının sağnak yağmur altında uçup gitmesi ve herkesin sırılsıklam oluşu gibi düşündürücü sekanslarla pek çok konuya değinilerde bulunan Snijeg, aynı zamanda savaş sonrasında hayatta kalanların yaşama tutunmaya çabalarını da bir kahramanlık hikayesine dönüştürmeden, mesafeli ve gerçekçi bir bakışla yansıtmayı başarıyor. Kuşkusuz Snijeg, bu yılın en ilgiye değer filmlerinden biri.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

üç maymun

7 – Üç Maymun

Yönetmen : Nuri Bilge Ceylan
Türkiye, 2008

Nuri Bilge Ceylan en nihayet kimine göre ülkesinde değeri bilinmeyen, kimine göre hikâye anlatmayan, öte yandan da ortak frekansı tutturduğu mahrem bir topluluk tarafından sevilen yönetmen imgesinden çıkıverdi. Şüphesiz bunda sinemasında hem biçim hem içeriksel olarak yaptığı radikal değişimler pay sahibi. Mayıs Sıkıntısı’nda “Çehov’un Anısına…” diye sonlanan öyküleme tarzı, yerini olay örgüsünden beslenen kurmaca bir anlatıma, doğallıktan beslenen çerçeveleri ise karamsar ve stilize bir görsel estetiğe bırakmış. Genelde konu ettiği bireyin kendine dönük, içsel bunalımları yön değiştirerek toplumsal ilişkilerin doğurduğu ve dayattığı seçimlere dönüşmüş. Film, insanların yok sayarak, üstünü örterek, saklayarak ortak olduğu toplumsal suçun, suçluluğun ve onun devredilmesinin, karakterlerin kirlenmiş benliklerindeki tahribatlarını konu alıyor. Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler’le birlikte iyiden iyiye “görünür” kılmaya başladığı ilkel şiddet, artık yönetmenin sinemasının temellerine oturacak gibi. Eski dinginliğinden eser yok Ceylan’ın kamerasının, kadrajların üstüne efektlerle çektiği ikincil perdeler, olanları kendi gözlerinden göstermek ve gerilimi yükseltmek adına çok başarılı. Gecenin ortasında bir ışık parıltısıyla başlayıp insana umut veren, sonunda ise seyirciyi aldığı yerden çok daha zifiri karanlıkta bırakıveren sersemletici bir film Üç Maymun.

Yiğitalp Ertem
alptheengineer@gmail.com

Kirschblüten

6 – Kirschblüten – Hanami

Yönetmen : Doris Dörrie
Almanya, 2008

Doris Dörrie, kendine has mizahını hiç eksik etmediği kimi zaman eğlenceli kimi zaman da izleyende buruk bir tat bırakan, birbirinden farklı birçok orta sınıf filme imza atmış şahsına münhasır bir Alman yönetmen. Kariyerinde şimdiye kadar belki de hiç “başyapıt” ya da “klasik” sıfatına layık görülecek bir filmi yok. Ama yönetmenin son filmi Kirschblüten – Hanami, yönetmenin kariyerindeki doruk noktası. Benim bu yıl izlediğim en iyi Alman filmi olmasının dışında, koca bir yılı genel olarak değerlendirdiğimde de en çok hoşuma giden filmlerden biri oldu. Belki yine Avrupa sineması için bir “başyapıt” sayılamaz, fakat çok katmanlı bir film oluşunun yanı sıra, yönetmenin bu katmanları ölçülü ve duyarlı bir şekilde birleştirmesiyle ortaya son derece dokunaklı ve eleştirel bir film çıkmış. İzlediğimiz hikaye, hem değişen zamanla birlikte farklılaşan insanların hikayesi hem de bir karı-koca arasındaki sonsuz aşkın farklı coğrafyalarda ve farklı metaforlarla dışa vurulması. İçinde, hem Uzakdoğu kültürünün içinden çıkmış bir film olan Dolls’tan hem de Batı toplumunun yaşadığı iletişimsizliği ve yabancılaşmayı Japonya’da bütün çıplaklığıyla gösteren Lost in Translation’dan da izler var. Kirschblüten – Hanami, bahsettiğim bu Doğu ve Batı kültürünün kendi kendini farklı bir gözle ele alışını anlatan filmlerin tam ortasında yer alıyor. Belki etiketi itibariyle bir Batılı filmi, ama kendini Doğu’da anlamlandıran ve Doğu’nun kültürel kodlarını kendi hayatına uyarlayan ve uyarlamaya çalışan bireylerin hikayelerini anlatıyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

5- Rusalka

Yönetmen : Anna Melikyan
Rusya, 2007

Anna Melikyan’ın katıldığı bütün festivallerde ilgiyle karşılanan, gerçeküstü öğelerle süslü, masalsı filmi “Rusalka” hikâyesinden çok anlatımıyla öne çıkıyor. Yönetmen, denizde doğan bir kızın çocukluğundan başlayarak genç kız oluşuna kadarki dönemi masalsı ve naif bir sinema diliyle ekrana taşıyor. Alisa’nın yaşına göre filmin anlatım yapısını belirleyen yönetmen yaş gruplarının karakteristiklerine göre Alisa’nın yaşamını bizlere aktarıyor. Örneğin Alisa’nın 18. yaş günü Alisa’nın çocukluktan çıkarak genç kız oluşunun da bir habercisi oluyor.

Yönetmen Melikyan, Alisa’nın dönemlerine göre görselleştirdiği Alisa’nın iç dünyasını sinematografik olarak da oldukça etkileyici bir biçimde beyazperdeye taşıyor. Denizden gelen bir kız motifine uygun bir şekilde mavinin yoğun olarak kullanıldığı filmde yönetmenin Alisa’nın dışa kapalı kendi özel dünyasını seyircilere açmak için reklam sloganlarını kullanması ve filmin pek çok yerinde hızlı bir kurguyla Alisa’nın değişen iç dünyasını ve o değişimin hızını aktarması çok başarılı. Büyük şehrin kaotik yapısını, insan kalabalığını, tüketim çılgınlığını ve reklamlarla yapılan propagandaları Alisa’nın masalsı hikâyesinde eriterek bir yandan da şehre uzak olmadığını, aslında dış dünyanın gerçekliğine de hâkim olduğunu gösteriyor. Bütün bu artı özelliklerinden dolayı, “Rusalka” bağımsız bir başyapıt değilse bile senenin keyifle izlenecek filmlerinin başında geliyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

die-welle

4 – Die Welle

Yönetmen : Dennis Gansel
Almanya, 2008

1967 yılında Kaliforniya’da yaşanmış gerçek bir olayı günümüz Almanya’sına aktaran Die Welle, faşizmin köklerine dair trajik bir hikâye. Wenger’in kalabalık öğrenci grubu arasında film için öne çıkarılanlar, Die Welle oluşumuna inanmayan ve isyan eden Karo, onun sevgilisi Marco, Die Welle’i daha ilk günden çok ciddiye alan ve işi Wenger’i koruma amaçlı takip etmeye kadar götüren tekinsiz Tim, Die Welle’e dışarıdan destek veren serseri Kevin, Türk öğrenci Sinan ve diğerleri, kondukları kritik köşelerin hakkını senaryonun ele aldığı ölçüde veren seçimler olmuş. Wenger’in fitilini ateşlediği basit bir ödevin tehlikeli bir öğrenci hareketine dönüşme süreci, ilk izlenim olarak gençler tarafından çok kolay kabullenilmiş gibi görünebilir. Ama birbirlerine bile artık uğruna mücadele edilecek bir şey kalmadığını itiraf eden lise gençliğinin, ilgisiz ebeveynlerine ve kötü alışkanlıklara boğulmuş öğrenci ortamına kendilerini kanıtlayabilmek için Die Welle gibi oluşumların hazırladığı uygun ve kaygan zeminlere olan açlıklarını düşününce aslında hiç de aceleye gelmemiş bir kabullenme olduğu anlaşılabilir. Filmde faşizme olduğu kadar anarşizme de çok yerinde dokunuşlar var. Özellikle sınıf içi tartışmaların dinamikliği ve bazı fikirlerin cümlelerle değil de imalarla işlenişi filmin prestijini arttırıyor. Filmde benimseyemediğim en önemli nokta, Die Welle’e karşı en büyük muhalefeti gösteren öğrencinin benmerkezci ve burnu havada Karo oluşuydu. Böyle özelliklerle donatılmış bir öğrenci olması ve genç oyuncu Jennifer Ulrich’in de hem yüz ifadesi, hem de orta karar oyunuyla muhalif kanadı temsilen inandırıcı görünmemesi, filmi benim açımdan biraz zora soktu. Ama bu durum, giriş-gelişme ve iyi bağlanmış sonucuyla Die Welle’in son zamanların kalburüstü gençlik filmlerinden birisi olduğu düşüncemi fazla etkilemedi.

Osman Danacıoğlu
odanac@gmail.com

entre-les-murs

3 – Entre Les Murs

Yönetmen : Laurent Cantet
Fransa, 2008

Öğretmenlik, yazarlık ve gazetecilik yapan François Bégaudeau’nun anılarından faydalanarak yazdığı romandan uyarlanan ve yazarın da rol aldığı Sınıf, mütevazı bir bütçe ve yönetimle çarpıcı bir fikrin nasıl etkileyici bir filme dönebileceğini gösteriyor. Okul filmlerinin klişelerinden kısmen uzak, belgesel tekniklerine yakın anlatımıyla Entre Les Murs, eğitim sürecinin iki karşıt ucundaki dünyaların tasvirini yapıyor. Bir yanda öğrencilerine yeni yılda verebilecekleri en faydalı eğitim-öğretim yöntemini kurmaya çalışırken özel hayatlarındaki sorunların üstünden gelmeye çalışan öğretmenler var. Diğer yanda ise, benliklerine işlemiş ırkçı normlarla kafası karışmış gençlerin pek de iyi olmayan koşullarda yaşadığı şiddetli ergenlik süreci… Bir çocukların kıskaca aldığı, bir çocukları etkisi altına alan öğretmen François sinemadaki klasik idealist hoca görüntüsünden filmin gerçekçi ve eleştirel üslubu sayesinde sıyrılıyor. Sınıf içerisinde ülke toplumunun bir simülasyonu işliyor, dolayısıyla sadece bireysel olan çabalar durumu değiştirmekte, iktidara, çıkarlara, kök salmış yanlışlara çarpıyor. Duvarlar arasındaki gerginlik Kassovitz’in La Haine (1995)’sinden daha çocuksu olmakla birlikte, o ortamı önceleyenleri Fransızların kendine has cesur öz eleştirelliğiyle sunuluyor.

Yiğitalp Ertem
alptheengineer@gmail.com

Sonbahar

2- Sonbahar

Yönetmen : Özcan Alper
Türkiye, 2008

Sonbahar’ın ortaya çıkış duyarlılığı, Türk Sineması’nda uzunca bir süredir rastlamadığımız türden bir yaklaşım. Son dönem (minimalist diyelim) sinemamızın sıkıntılı adamları, bu mizaçlarını genelde mistik, varoluşçu ve hatta nihilist çağrışımlardan besleniyorlardı. Bu genel portrede, F tipi cezaevinde birkaç kere öldürülmüş bir solcunun tahliye sonrası ile son ölümü öncesindeki süreci konu alan pastoral bir yolculuk hikâyesi kendini diğerlerinden farklı konumluyor. Film, ağır hasta bir mahkûm olan Yusuf’un salıverilmesi sonucu Karadeniz’deki köyüne dönüşü, Ermeni annesiyle, eski dostuyla ve belki de sonbaharının son birkaç gününü paylaştığı Rus hayat kadını Elka’yla yaşadıklarını konu alıyor. Her ne kadar Özcan Alper pek kabul etmese de çökmüş bir Sovyetler ve ülkenin ölüm oruçlarında, cezaevi operasyonlarında çökerttiği hayatların sonucu olan bir karamsarlık var Sonbahar’da. Öyle ki kendi ağıdını kendi yakan bir Yusuf’dan bahsediliyor, adındaki peygamber gücünün aksine acizleşmiş, erimiş, yok olmuş bir Yusuf’dan… Sonbahar, sinema gücü bakımından bir ilk film için şaşırtıcı derecede başarılı. Bir kalıba sokması oldukça zor, anın dinamiğinden şeklini alan kamera kullanımı; kapılar, pencereler ve yansımalarla oluşturulan doğal kadrajlar, içeriğe son derece koşut, estetik bir biçime olanak veriyor. Özcan Alper, ne devrimci vicdanını propagandaya ne de sanatını siyasete yenik düşürecek bir eyleme giriyor yurdumuzun tarihinden yükselen kolektif bir çığlığı dürüstçe beyazperdeye sızdırıyor.

Yiğitalp Ertem
alptheengineer@gmail.com

gomorrah

1 – Gomorra

Yönetmen : Matteo Garrone
İtalya, 2008

Gomorra özellikle Camorra örgütünü “vahşi” göstermek amacıyla çekilmiş, mafyaya saldıran bir film değil. Camorra örgütünden yola çıkarak, genel olarak çürüyen bütün sistemlere göndermede bulunan ve mafya örgütlenmelerinin iç dinamiğini gözleyen ve bunu olduğu gibi dışarıya aktaran bir yapım. Gomorra’nın çarpıcılığı da zaten onun bu “gözlemleme” nosyonundan kaynaklanıyor. Filmin arka planlarından birini oluşturan Napoli’nin Scampia mahallesinin geçmişi, şimdiki hali ve gelecekteki hali aslında izlediklerimiz… Filmin seyirciyi en çok çarpan yanı da, filmin hikayesinin sadece geçmiş ve şimdiyle sınırlı kalmayışı. Gomorra’da yaşananlar, aslında gelecekte de yaşanacakların bir kesitini sunuyor bizlere. Sistemin çarkları bu şekilde işledikçe Camorra’lar hiçbir zaman bitmeyecek… Gomorra’nın gücü de, işte bu mesajından ileri geliyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleSonbahar
Sonraki makaleEskalofrio
Avatar
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK