36. İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma Değerlendirmesi

36. İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma Değerlendirmesi

912
0
PAYLAŞ

36.İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma bölümü bu yıl geçmiş yıllara nazaran daha durgun, rekabetin düşük olduğu, sıradan filmlerin yer aldığı bir seçkiye sahipti. Antalya Film Festivali’nde gösterildiğinde çok eleştirdiğimiz Tereddüt filmi, yarışma filmlerini izledikten sonra tüm zaaflarına rağmen yönetmenlik anlamında en çok öne çıkan film oldu. Yarışma filmleri arasında iyi senaryolara sahip olanların yönetmenlikleri başarısız, görsel dili kullanma anlamında ışık veren yönetmenlerin de metinleri zayıftı. İzleyemediğim Mahalle filmini bir kenara bırakırsam, yarışmada beni en çok etkileyen film Ceylan Özçelik’in yönettiği Kaygı oldu. Kaygı’yı önemsememin nedeni ise, günümüzden geçmişe, bireysel hafızadan kolektif hafızaya uzanan bir hikâye anlatmasına rağmen bunu yaparken de tür filmi geleneğini çok başarılı bir şekilde kullanmasıydı. Karşılaştırma yapmak gerekirse, Kazım Öz’ün Zer filmi de benzer bir yolculuğa çıkıyor; ancak bu yolculukta yönetmenlik anlamında hikâyesine hiçbir unsur ekleyemiyordu. O anlamda, Kaygı son dönemdeki politik filmler arasında Emin Alper gibi yönetmenliği de ışık veren, derli toplu bir çalışma olarak dikkat çekti. Sarı Sıcak, Mavi Sessizlik ve Murtaza filmleri de seçkide çok kötü olmayan ama son on beş senedir her festivalde örneğini gördüğümüz minimalist anlatım kalıplarıyla hikâyesini anlatan filmler olarak yer aldı. İsterseniz festivaldeki yarışan filmlere kısaca bakalım.

Kaygı

Ceylan Özçelik’in haber kanalında kurguculuk yapan otuzlu yaşlarındaki Hasret karakterinin hikâyesini anlattığı ilk filmi Kaygı, esasında bir yüzleşme filmi… Hasret karakterinin gördüğü kâbuslarla birlikte yirmi yıl önce kaybettiği ailesinin ölümüyle yüzleşmesi filmde konu ediliyor. Bakıldığında bir psikolojik drama. Ancak Hasret karakteri kâbuslar görmeye başladığı andan itibaren, film psikolojik dramayı gerilimle birleştirerek kolaycılığa düşmeden içerisine girdiği kulvarın hakkını vererek ilerliyor. Bir yüzleşme hikâyesi anlatmasına karşın, gerilim sinemasının tüm gereklerini yerine getirerek zaman zaman iyi bir tür filmi de olmayı başarıyor. Bunda güçlü görüntü yönetimi, bizi karakterin iç dünyasına sokmayı başaran kamera hareketleri kadar filmin kullandığı 80’lerin gerilim filmlerini çağrıştıran müzikleri ve rahatsız edici ses tasarımının da etkisi var. Bu anlamda, film basit bir yüzleşme filminin ötesinde dersini iyi çalışmış, dört başı mamur bir tür filmi aynı zamanda… Sinematografisinin başarısını teslim etmekle birlikte, Kaygı’yı önemli kılan özelliğin içerisinde bulunduğumuz dönemin toplumsal bilinçdışını yansıtması olduğunu düşünüyorum. Emin Alper’in Abluka filmi gibi, Kaygı da Türkiye’nin neredeyse son otuz yılının bir anlatısını sunuyor ve toplumsal bilinçdışına bastırılan korkuları günyüzüne çıkarıyor. Gerçeklik algısını gittikçe kaybeden bir karakterin bilinçaltına bastırdığı ve yüzleşmekten kaçındığı için üzerini örttüğü olaylar filmde, yeni travmatik deneyimler aracılığıyla yeniden yüzeye çıkıyor. Kaygı, içinde yaşadığımız toplumda hepimizi bir şekilde etkileyen neoliberal politikaların, kapitalizmin, kentsel dönüşümün, toplumsal ikiyüzlülüğün ve paranoyanın bir anlatımı bir bakıma… Yüzleşmesi de kaçması da zor bir kâbus gibi… Tam da aslında bu nedenle içinde yaşadığımız dönemin ruh hâlini içerisinde barındırıyor.

Taş

Orhan Eskiköy, Özgür Doğan’la birlikte yönettiği İki Dil Bir Bavul ve Zeynel Doğan’la çektiği Babamın Sesi gibi son dönemin hatırı sayılır filmlerinden sonra sinema yolculuğuna tek başına devam ediyor. Başgan belgeselinden sonra Eskiköy’ün uzun metrajlı çalışması da merakla bekleniyordu. Yönetmenin siyah-beyaz çektiği Taş, bir ailenin yaşadıkları üzerinden gizemli bir hikâye anlatıyor. Ancak filmin kâğıt üzerinde yazılanları beyazperdeye aynı ölçüde yansıtamadığını, gizem ve mistifikasyon üzerine hikâyeyi inşa ederken, hikâyedeki esas özün ıskalandığını düşünüyorum. Filmde ne olduğunu hiç öğrenemediğimiz bir nedenden dolayı anne çocuğunun kaybını babaya bağlıyor, baba ise kızı da evden kaçmasın diye yaşananları hasıraltı ediyor. Köyün metafizik bir anlam yüklediği ve dilek dilemek için gittiği kadim taşların ise hikmeti nedir, niçin böylesi bir kutsiyete sahip bilemiyoruz. Kayıp çocuğu arayan memur ise, gerçek bir karakter mi yoksa köylülerin bastırdığı korkuları günyüzüne çıkaran bir figür mü belli değil. Her şey o kadar belirsiz ve üstü örtük ki… Filmin temel derdinin bir şekilde doğayla, yeryüzüyle, günümüzde kaybolan değerlerle ilgili olduğunu hissediyoruz ama filmin derdini seyirciye aktarabildiğini söylemek zor. Festivallerde sıklıkla örneklerini gördüğümüz, “siz ne düşünüyorsanız film de odur” şeklinde özetlenebilecek, kaçak dövüşen festival filmlerinden Taş.

Sarı Sıcak

Fikret Reyhan’ın ilk filmi bir tarla etrafında yaşamlarını idame ettirmeye çalışan bir ailenin hayatı üzerinden modernleşmenin insan hayatına etkilerini sorguluyor. Günümüzde yeni teknolojilerle birlikte hem emeği ucuza getiren hem de dört mevsim boyunca tarım yapmaya olanak sağlayan seralar üzerinden giden tarımcılığa karşın, filmde eski usul tarla işleyen bir ailenin merkezde olması önemli. Son dönemde Türkiye’nin ve Türk sinemasının unuttuğu bir yaşam biçimini yönetmen bizlere ırgatlarıyla, komisyoncularıyla ve pazarcılarıyla birlikte tüm yönleriyle aktarıyor. Neredeyse bir Orhan Kemal romanı kadar güçlü ve canlı bir arka plan var. Bunun yanı sıra, filmdeki ailenin küçük oğlunun içinde bulunduğu koşullarda yaşadığı baskı, karamsarlık ve çıkışsızlık da geleneksel yaşama biçimleriyle bütünleşen ataerkil kültürün temel kodlarını ortaya koyuyor. Ancak içeriğin ve arka planın önemine rağmen, Sarı Sıcak son dönem Türk sinemasında festivallerde neredeyse üzerinde uzlaşı sağlanmış ortak bir dile dönüşen festival kalıplarıyla hikâyesini anlatıyor. Minimalist bir üslup, karakteri takip bir eden bir kamera, çerçeveler belli, oyunculuklar stabil, planlar arası boşluklar bile aynı ezberi sürdürüyor. Bu açıdan Sarı Sıcak üretim ilişkilerinin ve sermayenin değişiminin toplumsal ve bireysel değişime etkisini ele alırken, mevcut stereotipik anlatım kalıplarını sürdürüyor.

Martı

Erkan Tunç’un ilk sinema filmi Martı, İzmir’in Torbalı ilçesinde küçük bir tavuk çiftliğinde yaşayan iki evli çiftin hayatına odaklanıyor. Film, oda tiyatrosuna benzer bir yapıya sahip. Oda tiyatrosunda olduğu gibi tek bir mekândan ve az sayıdaki karakterden oluşan filmde, her bir karakterin yüzleşmekten kaçındığı, bastırdığı ve özlemini duyduğu şeyler var. Filmin ilk bir saatlik diliminde karakterlerin iç dünyası ve birbirleriyle ilişkileri aktarılıyor. Sonraki bölümde çocuk sahibi olma mevzusu üzerinden karakterler çetrefilli bir durumun içerinde bırakılıyor. Son yarım saatlik bölüm ise, karakterlerin kendileriyle ve birbirleriyle yüzleşmesine sahne oluyor. Bir tiyatro oyunu gibi bölümler ve sahneler çok net. Hatta filmin son yarım saatlik bölümü çerçeveleme olarak da bahsettiğimiz tiyatralliğe uygun biçimde hazırlanmış. Senaryo üzerinde iyi bir matematiğe sahip olan Martı’nın ilgi çekici yanı ise, Erkan Tunç’un ilk filminde yaşam ile ölüm döngüsü üzerinden çok öne çıkmayan ama nüansları yakalayan ve detaylar üzerine inşa edilen güçlü bir görsel dil ortaya koyması… Örneğin Yakup’un eşinin hamile olduğunu öğrendiği sahnede, arka planda bir cenaze aracının geçmesi, tavuk çiftliğindeki tavukların bir bir ölmeye başlaması, Mediha’nın çocuk doğurarak önünde uzun bir geleceği olurken filmin diğer kadın karakteri Nurgül’ün ölmek üzere olması gibi pek çok sahnede ölüm ve yaşam iç içe geçiyor. İlk bir buçuk saatlik fazlasıyla uzun tutulan ilk bölümde filmden kopmazsanız eğer, Martı’nın son bölümü gelecek vaat eden bir sinemacıyı müjdeliyor. Dört kişinin özellikle finale doğru oturdukları rakı sofrasındaki sohbet sekansı, Ümit Ünal’ın Ara filminden bu yana Türk sinemasındaki en iyi hesaplaşma sekanslarından biri… Ölüm ve yaşama yaklaşımıyla Onur Ünlü sinemasını hatırlatan Martı, içerisinde heyecan verici öğeler barındırıyor.

İşe Yarar Bir Şey

Pelin Esmer ve Barış Bıçakçı ortaklığının bir ürünü olan İşe Yarar Bir Şey, şiirle öykü arasında gidip gelen, bir edebiyat eserinin video ve enstalasyon için uyarlanmış hâline benzeyen bir sinema filmi. Film, özellikle trende geçen ilk bölümünde gayet iyi bir atmosfere sahip. Karakterleri yavaş yavaş tanıtması, anlatılan hikâye üzerinden oluşturulan tekinsiz atmosfer, karakterlerin iç dünyalarını yavaşça dışa vuran planlar bizi olacak bir şeylere hazırlıyor gibi… Ancak iki karakterin dilemması çok çabuk çözülüyor ve ilk bir saatteki atmosfer başarılı bir öykü girişi olarak kalıyor. Oysa Hitchcockyen gerilimden Cortazar’ın hikâyelerindeki şaşırtıcı twistlere kadar pek çok yere gidebilecek potansiyele sahip bir malzemeden bahsediyoruz. Tren yolculuğundan sonra karakterlerin ölmek üzere olan adamın evine girdikleri an, film zayıflamaya başlıyor. Adamın durumu üzerinden filmdeki iki kadının sorgulamaları, fazlasıyla romantik ve romanesk bir havada geçiyor. Karakterler yaşama nüfuz etmek, gerçekten ölümle yüzleşmek, ölüm üzerinden gerçek duygular yaratmak yerine hep dışarıda kalmayı tercih ediyor. Karakterlerin durumu biraz da aslında yazdığı romanın ya da çektiği filmin meselesine uzak sanatçıların konumuna benziyor. Bir sahicilik, bir duygu, bir gerçeklik sorunu var. İşe Yarar Bir Şey, özellikle ilk bir saatte önemli bir potansiyele sahip olmasına karşın bunu gerçekleştiremiyor.

Zer

Kazım Öz’ün son filmi Zer, tedavi için gittiği Amerika’da vefat eden babaannesinin kendisine söylediği şarkıyı arayan, şarkıyı ararken de unuttuğu kökenlerinin peşine düşen genç bir adamın hikâyesini anlatıyor. 1938’de Dersim’de yaşanan olaylardan sonra Afyon’da yaşamaya başlayan babaanne, çocuklarına geçmişi anlatmamaları konusunda söz verdirse de Paris’te doğan ve Amerika’da yaşayan Jan isimli torunu geçmişin izlerini takip ediyor. Jan’ın yolculuğuyla birlikte seyirciler de günümüzden başlayarak geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyor. Tony Gatlif’in Gadjo Dilo’sundan Yeşim Ustaoğlu’nun Güneşe Yolculuk, Tayfur Aydın’ın İz/Reç, Özcan Alper’in Gelecek Uzun Sürer ve Erol Mintaş’ın Annemin Şarkısı filmlerine kadar pek çok yakın tarihli filmde de görebileceğimiz ve artık klişeleşen yolculuk ve keşfetme hikâyelerinin yeni bir halkası Zer. İçerisinde bulunduğu alt türe yeni bir şey eklemiyor; ancak özellikle Jan’ın Afyon’dan Dersim’e uzanan yolcuğunda türün mevcut kalıplarını başarılı bir şekilde kullanıyor. Filmin Amerika’da geçen ilk bölümü prolog duygusunu fazlasıyla hissettiriyor. Hızla Afyon üzerinden yolculuğa başlama isteği, bu bölümdeki tabiri caizse “dikiş izlerini” fazlasıyla belirginleştiriyor. Ancak babaannenin defnedilmesi ve sonrasında Jan’ın tren yolculuğuna çıkarak kökenlerine ulaşmaya çalışmasıyla birlikte film de ritmini buluyor. Bu bölümde Kazım Öz dramatik bir anlatıya sırtını yaslayarak seyirciyi bu şekilde ele geçirme kolaycılığına düşmüyor. Mizah da drama da çok yerinde… Bölge insanının gündelik hayatta olaylarla baş etme çabası, her şeye rağmen hayata tutunma isteği ve yaşama coşkusu filmde de karşılık buluyor. Anlatım yöntemi olarak bahsettiğimiz gibi klişe bir yönteme sahip olsa da, Zer yöre insanını tüm nüanslarıyla beyazperdeye taşımayı başarıyor.

Bütün Saadetler Mümkündür

Ayşe Şasa Yeşilçam Günlüğü isimli yazılarının derlendiği kitapta sık sık Türk sinemasının senaryo anlamında sorunlarından ve bunların kaynaklarından bahseder. Batı’daki tragedya geleneğinden beslenen kahramanın yolculuğu, çatışma, iyi/kötü mücadelesi gibi unsurların  yerli kültürü yeterince ifade etmediği, burada yaşayan insanların gündelik hayatlarını ve inanç dünyalarını farklı bir zemin üzerinden yorumlamaya yol açtığını söyler. Batı’daki geleneğin yerli sinemada birebir kullanılmasının yarattığı sıkıntılardan söz eder. Bu anlamda Selman Kılıçaslan’ın ilk uzun metrajlı filmi Bütün Saadetler Mümkündür’ün senaryosu Türk sinemasında üzerinde durulması gereken önemli bir meseleye sahip. Filmde, klasik bir dramaturjide yer alan çatışma unsuru, iyi ve kötünün net çizgilerle belirginleştirilmesi ve başlayıp biten bir yolculuk/dönüşüm hikâyesi yok. Filmdeki ana karakterin film boyunca etkileşimde bulunduğu kişiler, ana karakterin bir yola girmesine yardımcı oluyor fakat yolculuk filmin sonunda aslında yeni başlıyor. Kişinin hem kendisini hem de çevresini, çevresindeki yaşamı tanımaya yolculuğu perdeye taşınan… Bu açıdan filmin meselesini ve senaryosunu önemli buluyorum. Ancak Bütün Saadetler Mümkündür’ün senaryosundaki hassasiyeti yönetmenliğinde ve oyunculuğunda sürdürdüğünü söylemek mümkün değil. Film, görsel dili yetkin bir şekilde kullanarak senaryodaki nüansları ve karakterin farkındalık sürecini başarıyla yansıtamıyor. Bunda kamera hareketlerinin, açıların, plan sürelerinin, ses tasarımı yerine müziğe yaslanmanın da etkisi var. Aynı zamanda oyuncu yönetiminde de zaaflar mevcut. İyi bir kurgu belki bu sıkıntıların üzerini biraz kapatabilir, filme bir ritim ve akıcılık katabilirdi. Ancak filmin kurgusundaki sıkıntılar da filmin ritmini olumsuz etkiliyor. Ayhan Ergürsel gibi usta bir kurgucunun filmdeki zaafları fark ettiğini, ancak yönetmenin ilk filminde planları kısaltma konusunda isteksiz davrandığını düşünüyorum. Bütün bahsettiğimiz sıkıntılar bir ilk film için normal sayılabilir elbette. Ama bu zaafları filmin senaryosundaki potansiyeli ve düşünsel anlamdaki derinliği beyazperdede görmemizi engelliyor.

Murtaza

Bir Zamanlar Anadolu’da, Yozgat Blues, Kış Uykusu, Ana Yurdu ve Rüzgarda Salınan Nilüfer gibi filmlerde yardımcı yönetmen olarak çalışan Özgür Sevimli’nin ilk uzun metrajlı filmi Murtaza, Malatya’nın dağ köyünde yaşayan yaşlı bir çiftin hikâyesini anlatıyor. Murtaza, İstanbul’da yaşayan kızının ölümünü eşinden gizlemeye çalışırken, diğer yandan da eşi ve kendisiyle ilgili gizli kalmış geçmişi de ortaya çıkıyor. Yalanlar üzerine inşa edilen bir yaşamın muhasebesini filmde görüyoruz. Murtaza’yı benzeri festival filmlerinden ayıran tek yanı, yaşlı bir çift üzerinden hikâyesini anlatması… Ancak karakterlerini ele alırken, yönetmen Sevimli’nin görsel dili yeterince başarılı bir şekilde kullandığını, taşrada geçen tekdüze yaşamın içerisinde yalanlar üzerine örülü bir yaşamın altında ezilen karakterlerin iç dünyalarını seyirciye açabildiğinden söz etmek mümkün değil. Bunun yerine mevcut festival filmlerinde kullanılan durağan planlar, tekdüze bir anlatım ve yoksunluğun ifşa edilmesi var. Özgür Sevimli ilk filminde iyi bir CV’si olmasına rağmen, çok fazla risk almadan sıradan bir anlatı yapısını sürdürerek güvenli sularda yüzmeyi tercih ediyor.

Kırık Kalpler Bankası

Onur Ünlü’nün son filminde biraz futbol, biraz Shakespeare, biraz Romeo ve Jülyet, biraz arabesk, biraz da Tarantino var. Yönetmenin kendine has absürd dünyası içerisinde hepsinden parçalar bulmak mümkün. Ünlü’nün bundan önceki filmlerinde de pek çok gönderme mevcuttu, ancak Kırık Kalpler Bankası Ünlü sineması için bu anlamda bir doruk noktası. Filmin bütünü bu sefer pastişler üzerine kurulu. Filmde yönetmen geniş bir repertuar sineması ortaya koyuyor. Shakespeare oyunlarındaymış gibi konuşan karakterler, gidecekleri yere uçarak gidenler, kılıç çeker gibi ateşlenen silahlar, futbol sahası üzerinde yapılan düellolar, kalp nakli üzerinden ortaya çıkan entrikalar, imkânsız aşklar, her şeyi tepeden izleyen melekler, Las Vegas’tan fırlayan gece kulüpleri… Bütün bunlar günümüzün Galatası’nda birleşiyor. Ünlü sinemasal olabilecek her şeyi birbiriyle iç içe geçiriyor, çarpıştırıyor ve üst üste bindiriyor. Ortaya postmodern ve eklektik bir çeşni çıkıyor. Türk sinemasının son dönemine damga vuran pek çok oyuncu da bu karnavalesk filmde arzı endam ediyor. Onur Ünlü’yü yakından takip edenlere bile “aşırı” gelebilecek Kırık Kalpler Bankası’nın kanımca en büyük eksikliği senaryosuzluğu… Daha doğrusu ana iskeletin iç içe geçen anlatılar arasında fazlasıyla ezilerek anlamını yitirmesi. Hâl böyle olunca da ortaya farklı tonların iç içe geçtiği bir cümbüş çıkıyor.

Mavi Sessizlik

Mavi Sessizlik, Doğu’da görev yapan bir askerin yaşadığı travma sonrası hastaneye kaldırılmasıyla başlıyor. Hastanedeki tedavi sürecinden sonra başkarakterin geçmişiyle yüzleşmesini izliyoruz. Bülent Öztürk’ün filmi kişisel travmadan yola çıkarak kolektif bir travmayı anlatmayı deniyor. Ancak filmin Yazı Tura gibi güçlü bir anlatısının, başarılı bir yönetmenliğinin olduğunu söyleyemeyiz. Filmin belki de en büyük sorunu fazlasıyla şematik kalması… Film, ne bizi travmatik karakterin iç dünyasına sokmayı başarıyor ne de ayakları yere basan politik ve derinlikli bir duruş sergiliyor. Mavi Sessizlik iyi niyetli çekilmiş, ama yapmak istediğini güçlü bir sinema diliyle ortaya koyamayan, bu yüzden de derinleşemeyen, politik duruşu nedeniyle puan toplamaya çalışan bir çabanın ötesine geçemiyor.

Tereddüt

Yeşim Ustaoğlu son filmi Tereddüt’te farklı sınıflara ve statülere sahip olmalarına rağmen toplumsal cinsiyet cenderesinde benzer sorunları yaşayan iki kadının hikâyesini anlatıyor. Biri psikiyatr, diğeri ise çocuk yaşta evlendirilen ve yaşı mahkeme kararıyla büyütülmüş genç bir kızın yaşamlarını geçişlerle ekrana taşıyor. Filmin kurgusu çok net bir biçimde hayatları tamamen farklıymış gibi gözüken iki kadının hikâyesinin iç içe geçmesini sağlıyor. Tereddüt’te anlatılan esasında karakterlerden çok kadın olma hâli… Araf’tan sonra Tereddüt de bu anlamda yönetmenin benzer temaları, benzer bakış açısı ve benzer karakterlerle ele aldığı söylenebilir.

Not: Ulusal Yarışma’da Buğra Gülsoy ve Serhat Teoman’ın yönettiği Mahalle filmi de bulunuyordu. Filmi izleyemediğim için seçki içerisinde değerlendirmesi yer almıyor.

Barış Saydam

Bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makale45 Years
Sonraki makaleSon of Saul
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK