Sonbahar

Sonbahar

692
0
PAYLAŞ

Sonbahar

Kolektif bilinç, kayıp insanlar ve Sonbahar…

F tipi cezaevlerini protesto etmek için ölüm orucuna giren mahkumları, sözde yeniden hayata döndürmek için yapılan müdahaleyle açılıyor Sonbahar. Böylece, yönetmen Özcan Alper de gerçek görüntüleri kullanarak kurmaca öyküsünün arka planını hemen başından imlemiş oluyor. Müdahale yapılmadan önceki konuşmayı dinlerken, belleklerimize müdahale sonrasında cehenneme dönen hapishane manzaraları geliyor ister istemez. Özcan Alper bu görüntüleri filmin sonlarına doğru çok kısa bir süre gösteriyor, ama zaten göstermesine de gerek kalmıyor. Filmin derdi göstermekten çok, insanların kolektif zihinlerine yer eden kayıp insanların hikayelerini yeniden hatırlatmak. Zihinleri tazelemek, kayıp insanları ve kayıp gelenekleri anmak… Sonbahar, fon olarak kendisine 90 sonrasını seçerken, merkezine de üniversitedeki siyasi olaylar yüzünden 10 yıl hapis yatan ve sonrasında da akciğeri iflas ettiği için salıverilen Yusuf’un hayata yeniden dönüş hikayesini alıyor.

Yusuf kalan sayılı günlerinde hayata yeniden tutunmaya çalışırken, onun kırılgan çabalarıyla birlikte iyice kesifleşen yalnızlığı da filme ayrı bir ağırlık katıyor. Yusuf’un yalnızlığına tezat oluşturacak denli canlı Karadeniz görüntüleri, bir anlamda yönetmenin filmde sıkça kullandığı ironiyi de su yüzüne çıkarıyor. Karadeniz’in uçsuz bucaksız yeşil alanlarında yaşlıların yoğun olarak yaşadığı bir köyde Yusuf’un kendi kendisiyle hesaplaşması sürerken, yönetmen 90 sonrasına eleştirilerini de sürdürüyor. Köydeki karakterlerin Yusuf’un etrafını sarışı, onu bir an bile yalnız bırakmayışı, hasta annesinin ona kız bulma telaşı, eski anıların yaşattığı travmalar hep 90 sonrası dönemin atmosferini Yusuf üzerinden seyirciye yaşatan olaylara dönüşüyor. Özcan Alper’in eleştirileri Yusuf karakterinin süzgecinden geçerken, yönetmen SSCB’nin dağılışı ve bu süreçten etkilenen küçük ülkelerdeki yaşamları da filmine dahil ediyor.
Gürcistan’da 4 yaşındaki kızını annesiyle birlikte bırakarak, Hopa’ya gelen ve burada fahişelik yaparak küçük kızına bakmaya çalışan Eka, aslında dağılan SSCB’nin geride bıraktığı yıkımın kurbanlarından sadece biri. Erkeklerin fabrikalardan demir çalıp satarak, kadınların ise fahişelik yaparak hayatta kalmaya çalıştığı bir dönemin belki de isimsiz bir seyircisi Eka. Erkeklerin altına yatarak karın tokluğuna çalışırken, sürekli kızını düşünmesi ve ona oyuncaklar alması da Eka’nın içine düştüğü durumu bizlere özetliyor. Aslında Yusuf olsun, Eka olsun hatta Yusuf’un köydeki çocukluk arkadaşı Mikail olsun hepsi bir şekilde yaşadıkları dünyanın acımasızlığı yüzünden kendi yalnızlıklarına hapsedilmiş karakterler. Hepsinin yalnızlığı ve hapishanesinin sınırları farklı… Mikail geçici olarak başladığı baba mesleğini sürdürmüş, aşık olduğu bir kadınla evlenmesine rağmen artık eve bile gitmek istemeyen, yaşlıların yaşadığı bir köyde çoktan onlar gibi yaşlanmış bir adam. Yusuf’un hapishanesi on yıl boyunca fiziksel duvarlarla çevriliyken, diğer iki karakterinse görünmez duvarları var. Yusuf, taşranın sakinliği ve sıkışmışlığı içinde cezaevi anılarını yeniden yaşıyor. Eka, kaldığı otelde, Mikail ise, çalıştığı marangoz dükkanında kendi hapis hayatını sürdürüyor.

Yönetmen Özcan Alper’in hikayesi ve olay örgüsü, anlatım tarzıyla da bir bütünlük gösteriyor. Çerçeve içinde çerçevelerle karakterlerinin sıkışmış hallerini açık eden yönetmen, çoğu zaman Yusuf’u geniş bir planda yalnız başına resmederek de Yusuf’un dış dünya ile arasındaki farklılığı görsel bir dille anlatma imkanı yakalıyor. Hapis olma durumunu çok etkileyici kompozisyonlarla beyazperdeye yansıtan yönetmen, yalnız karakterlerinin hayata tutunma çabasını ise kesif bir melankoliyle gösteriyor. Karadeniz’in haşin doğası ise, romantik sayılabilecek sekanslar da bile, karakterlere sürekli hayatın acımasızlığını bir şekille hissettiriyor. Kimselerin olmadığı ıssız bir sahilde karakterlerin resmedilişi zaten yeterince vurucuyken, bir de önlerine bir set çeken ve o görünmez duvarları zaptedilemez öfkesiyle dışarıya vurur gibi sahile çarpan dalgaların görüntüsü, Özcan Alper’in anlatımının da doruk noktasını işaret ediyor. Yönetmenin anlatım olarak başarısı filmin görsel diliyle de sınırlı kalmıyor. Karakterlerin yalnızlığı kimi zaman ses bandındaki tek ve uzun bir notayla kimi zaman da farklı dillerde seslendirilen iç burkan şarkılar aracılığıyla hissettiriliyor.

Pek çok önemli yönetmenin ilk filminde bu kadar olgun ve samimi bir bakış açısını tutturamadığını düşünürsek, Özcan Alper’in Sonbahar’ının yerini sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz. Bıçak sırtı bir konuyu anlatılabilecek en güzel yolla anlatan yönetmen, bunu yaparken de ilk filmini çeken bir yönetmenin heyecanından ve acemiliğinden uzak, son derece olgun ve duyarlı. Üstelik yönetmen simgeselliği de tam kıvamında kullanıyor. İnsanların unutmaya yüz tuttukları olayları yeniden onların zihinlerinde canlandırmasını sağlayan Sonbahar, aynı zamanda yağmurlu ve puslu manzaralar eşliğinde hayata tutunmaya çalışan karakterler üzerinden kayıp kültürlere ve kayıp kuşaklara da saygı duruşunda bulunuyor. Hikayesini politik bir malzemeye dönüştürmeden, karakterinin trajedisini ajitasyona kaydırmadan, sakin ve oturaklı bir film kotarıyor. Çoğu şimdi unutulmuş olan insanların ve onların geri bıraktıkları ailelerinin yaşantılarını, toplumun kolektif belleğine dokunarak anlatan yönetmen, bunu yaparken de seyircilerin yüreklerine de dokunup geçmeyi ihmal etmiyor. Yalnızlık ve umut tek bir potada birleşirken, iç acıtan bir melodi eşliğinde yaşam ve ölüm de birbirinin tamamlayıcısı olduğunu gösteriyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleYılbaşı Filmleri…
Sonraki makale2008’in En İyi Avrupa Filmleri
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK