Martyrs

Martyrs

432
0
PAYLAŞ

Martyrs

1970’li yıllarda Lucie adlı küçük bir kız, terkedilmiş bir binaya hapsedilerek işkence görmüştür. Ama bir şekilde kurtulmayı başarır. Tecavüze uğramamış, fakat yoğun bir fiziksel-psikolojik işkence gördüğü belli olan Lucie, yaşadıklarından sonra konuşamaz. Olayın sorumlusu veya sebebi hakkında hiçbirşey öğrenemeyen polis tarafından bir yetimhaneye verilir. Orada zor da olsa Anna ile arkadaş olur. Ama başından geçenlerin etkisinden kurtulması o kadar kolay değildir. Sürekli kâbuslar görmekte ve kendini yaralamaktadır. Aradan 15 yıl geçer. Bu kez dört kişilik mutlu bir ailenin Pazar sabahı kahvaltı telaşını, şakalaşmalarını, gelecek plânlarını izlemeye başlarız. Aniden kapı çalar ve ondan sonra dönüşü olmayan bir felaket başlayacak, hiç kimse için hiç birşey aynı olmayacaktır.

Filme geçmeden önce, filmin sonunda yapılan “martyr” kelimesinin tanımını hatırlatalım. Yunancası “marturos” olan kelime “tanık” anlamına geliyor. Buna benzer tanımların filmin sonunda verilmesinin, en başta verilmesinden daha etkili olduğu bir gerçek. Bu sayede film son bir vuruş daha yapıyor. Son bir vuruş diyorum, çünkü kendi adıma Martyrs’den yediğim darbeleri sayamayacak kadar sarsıldım. Etkileyici bir girişle başlayan, küçük Lucie’nin adeta cehennemden kurtuluşu sonrası bir türlü huzuru bulamaması ile biraz Guillermo del Toro klişesi de olsa bunalımlı bir öyküye meyleden, fakat sanki daha 8. dakikada finale geçiyor izlenimi veren ev baskını sahnesiyle acımasız bir slasher’a dönüşen Martyrs, asla bu kadarla yetinecek bir film olmadığını anlamamızı istiyor. Pek çok soruya erkenden cevap verdiği halde yine de tekinsizliğini koruması, elindeki kozları tüketmediğini, ama bunların ne tür kozlar olduğunu ve rotasını ne yöne çizdiğini merak ettiriyor. Bu yüzden daha bütüne ulaşmadan birtakım kopukluklar yaşadığı, dağınıklaştığı, zorlama unsurlarla süresini uzatmaya çalışabileceği izlenimi yaratıyor. Kan döküyor, sakinleşiyor, tekrar deliriyor. Soracak yeni sorular buluyor. Bunları yaparken gerilimli omurgasını hiç bozmuyor. Sonra yeraltına iniyor. Orada bulduğu şey ile tekrar farklı bir düzleme oturuyor. Fakat onu da tüyler ürperten bir kısa film estetiğiyle bitiriyor. Hatta bu bitişle bile izleyiciye ters köşe yapan yalancı bir final sunuyor. Böylece nasıl ve nereden vuracağını fazla açık etmeden, uç uca eklediği parçaları kendine göre bir araya getirerek paketleyip ilk bir saatini tamamlıyor.

Fakat ondan sonra bu ilk bir saate devamlılık açısından bağlı, stil ve ruh yönünden farklı başka bir devam filmi başlıyor sanki. Filmin yaklaşık bu son yarım saati, karakter açısından korkunç bir kâbus içinde arınma bekleyişine, hangi amaca hizmet ettiği anlaşılamayan sistemli işkence seanslarına, tahammülü zor yer altı rutinlerine / ritüellerine dönüşüyor. Elbette korku-gerilim filmlerinde karakterlerin sürüklendiği dehşete doğrudan ortak olduğumuzu hissettirecek bazı verilerle birlikte, onların kurtuluşlarına yönelik aksiyon klişeleri ile karşılaşma ihtimallerini de yedekte tutabiliyoruz. Fakat bana göre bu kez durum çok farklı. Zira kendi adıma konuşayım ki son yıllarda The Descent ve [Rec]’den bu yana, sadece karakterini değil, seyircisini de o kâbus ortamına çekebilen başka bir son yarım saate tanık olmadım. Bu noktada filmi yazıp yöneten Pascal Laugier’nin, benzerlerine sıklıkla rastladığımız üzere işkenceye övgüde bulunan hasta ruhlu bir sinemacı olduğu fikrine kapılmak olasıdır. Üstelik Laugier işkence olgusunu, kabul edilebilirliği tartışılır kendince yorumladığı bir metine de dayandırmayı tercih ediyor. Acının besleyiciliği, işkence görenlerin farklı bir dinsel boyuta taşındığı ve ölümden kısa bir süre önce insanların ölümü nasıl karşıladıkları yönünde merakları olan (ya da bu film sayesinde öyle bir merak unsurunun başkalarında varolabileceğini anlayan) seyirciye hazırlanmış psikolojik testler sunuyor. İşkencenin fiziksel vahşet tanımını metafiziksel yöne taşımaya yeltenen Laugier, ilk bölümde hedef şaşırtmaya yönelik bazı hamleler yapsa da, virüs kapmış zombiler, alt ego kandırmacaları, nazi uzantıları olmadan filminin içerdiği şiddete zemin hazırlamaya çalışmış.

İşkence, çocuk pornosu, intihar saldırıları, hayvan eziyetleri gibi “insanlık dışı” hastalıkların insana ait olduğu gerçeğini kanıksamış seyirciler, bu kez şiddeti “nedenli şiddet-nedensiz şiddet” olarak ayırmaya dahi başladılar. İşkenceyi turistik bir amaca döndürmüş Hostel, şiddeti kamusal intikama dayalı bir oyuna yöneltmiş Saw benzeri anlayışlara, uhrevî arayışlar içindeki işkence tarikatlarına hizmet eden yer altı organizasyonları eklendiğinde artık sinemada şiddet yorumlarının besin kaynaklarının tükenmeyeceğine inanıyorlar. İnsanoğlundan beklemeyeceğimiz bir şey kaldı mı? İşkencenin hidayete erme amaçlı kullanımının özellikle bakire olması muhtemel genç kızlar üzerinde daha etkili olduğu iddiasına koltuk çıkan dini, felsefi altmetinler de sunan Pascal Laugier, tıpkı son dönem Fransız gore-gerilimlerden olan Haute Tension’da iki kız, Frontière(s) ve À l’intérieur’da da hamile genç kadınlar üzerinden ilerleyen vahşet / arınma düzeneğinin izini sürüyor. Birçok kanlı korku filminde çile çektirilen başrol oyuncularının da bu gencecik kızlardan oluşması, Martyrs’in sağladığı bu zeminle biraz olsun boşuna tercih edilmemiş hâle geliyor. Sözü onlara getirmişken filmin iki oyuncusu Morjana Alaoui ve Mylène Jampanoï’nın kan, ter, gözyaşı ve çığlıklarla bezeli oyunlarının gücünden bahsetmeden bu yazı bitmemeli. Laugier’nin onları çok iyi motive ettiği belli. Ama motive etmek kadar, motive olabilmek, üstüne giydiği karakteri kendi motivasyonun ötesine taşıyabilmek de önemli. Fiziksel ve ruhsal açıdan yoğun bir efor gerektiren her iki performans da filmi taşıyan en önemli unsurlar. Birinin öfkesini anlayabilmek için diğerinin acı çekişini görmek, birinin yanılgısını diğerinin doğrusuyla birleştirmek, Anna ve Lucie için hissettiklerimizi birbirine tamamlayan acı dolu tecrübeler halini alıyor.

 

Martyrs, kendime göre yorumlamaya çalıştığım bu sebeplerden ötürü kolay hazmedilir bir film değil. Özellikle ilk yarı son düzlük arasındaki geçişi normal bir slasher klişeliğinde okuyan seyirciyi bütün olarak kolay kolay tatmin etmeyecektir. Böyle durumlara karşı Hollywood kendi pazarlama yöntemlerini devreye sokup, Avrupa veya Uzakdoğu anlayışının dışladığı bu seyirci kitlesini ele geçirmek için yeniden çekimlere başvuruyor. Martyrs de bu politikanın şimdilik son halkası. Dünya çapında ülke sinemalarının korku / gerilim türünde yaşanılan tıkanıklığa buldukları çözümleri ve vahşeti daha da ağırlaştıran formülleri seyirciye sunma yöntemleri farklı şekillerde kendini gösteriyor. İşte hazırcı ve korkak Hollywood’un çözümü genelde (istisnalar da çıkabiliyor) üçüncü sınıf remake yapımlar, ya da basit istismarlar olurken, Japon sinemasından devraldığı orijinallik bayrağını uzun zamandır taşıyan İspanya ve Fransa hep daha farklı, hep daha sert çözümlerin peşinde koşuyor. Bu sayede Anna’nın kulağımıza söylediği şeyi optimizm ışığından çok, nihilizm karanlığı olarak algılayabiliyoruz. Öyle olmasını istiyoruz / istemiyoruz. Teoriler üretiyoruz. Bittikten sonra bir süre filmi yaşamak her zaman mutlu etmiyor…

Osman Danacıoğlu
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleParadise – Three Journeys in this World
Sonraki makale9
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK