Kirschblüten – Hanami

Kirschblüten – Hanami

753
0
PAYLAŞ

Cherry_Blossoms Kirschblüten Hanami

Doris Dörrie, kendine has mizahını hiç eksik etmediği kimi zaman eğlenceli kimi zaman da izleyende buruk bir tat bırakan, birbirinden farklı birçok orta sınıf filme imza atmış şahsına münhasır bir Alman yönetmen. Kariyerinde şimdiye kadar belki de hiç “başyapıt” ya da “klasik” sıfatına layık görülecek bir filmi yok. Ama yönetmenin son filmi Kirschblüten – Hanami, yönetmenin kariyerindeki doruk noktası. Benim bu yıl izlediğim en iyi Alman filmi olmasının dışında, koca bir yılı genel olarak değerlendirdiğimde de en çok hoşuma giden filmlerden biri oldu. Belki yine Avrupa sineması için bir “başyapıt” sayılamaz, fakat çok katmanlı bir film oluşunun yanı sıra, yönetmenin bu katmanları ölçülü ve duyarlı bir şekilde birleştirmesiyle ortaya son derece dokunaklı ve eleştirel bir film çıkmış. İzlediğimiz hikaye, hem değişen zamanla birlikte farklılaşan insanların hikayesi hem de bir karı-koca arasındaki sonsuz aşkın farklı coğrafyalarda ve farklı metaforlarla dışa vurulması. İçinde, hem Uzakdoğu kültürünün içinden çıkmış bir film olan Dolls’tan hem de Batı toplumunun yaşadığı iletişimsizliği ve yabancılaşmayı Japonya’da bütün çıplaklığıyla gösteren Lost in Translation’dan da izler var. Kirschblüten – Hanami, bahsettiğim bu Doğu ve Batı kültürünün kendi kendini farklı bir gözle ele alışını anlatan filmlerin tam ortasında yer alıyor. Belki etiketi itibariyle bir Batılı filmi, ama kendini Doğu’da anlamlandıran ve Doğu’nun kültürel kodlarını kendi hayatına uyarlayan ve uyarlamaya çalışan bireylerin hikayelerini anlatıyor.

Rudi, hayatı boyunca sıradan ve sistematik bir şekilde yaşayan, işini; ailesinden daha çok ön planda tutan, insanların ne olduğundan çok ne olmaları gerektiğiyle ilgilenen biri. Karısı Trudi (T + rudi) ise, her zaman içinde farklı biriyle yaşamaya alışmış. Kocasına olan aşkı ve çocuklarına olan bağlılığı, onun içindeki kadını hep geri plana atmasına neden olmuş. İçinde tuttukları ve bir türlü dışarıya çıkaramadıkları yüzünden de Trudi’nin aslında en büyük isteği bir Butoh dansçısı olabilmek. Gölgelerin dansı olarak da bilinen Butoh Dansı, aynı zamanda kişinin iç dengesini sağlamasını, hayatı kavramasını, çevresindekilere saygı duyarak yaşamasını ve içine attığı şeyleri bu şekilde gölgelerin aracılığıyla dışa vurmasını da sağlıyor. Bir anlamda kişinin içsel özgürlüğe kavuşmasının da bir aracı. Zamanı sonsuzmuşçasına yaşayan ikilinin, birbirlerine olan aşklarına rağmen, aslında birbirlerini gerçekten tanımayışı ise; ikilinin son demlerini yaşadıkları kısacık zaman dilimlerinde ortaya çıkıyor. Ölümün soğuk nefesi ikiliye her geçen gün daha da yaklaşırken, kalan günlerde zaruri olarak anılarda bir geriye dönüş yaşanıyor.

Eskiye yapılan dönüşler, filmde hiçbir zaman bir nostalji hayranlığına dönüştürülmüyor. Kendisi de 53 yaşında olan Dörrie, iki kuşak arasında olmanın getirdiği avantaj ile anne-baba ve çocuklar arasındaki değişen dengeleri çok güzel yansıtıyor. Artık 30’lu yaşlarına gelmiş olan üç çocuğun anne ve babasına bakışındaki değişiklik, onlara olan soğuklukları, kuşkusuz değişen toplumsal yapı ve buna istinaden oluşan kuşak farklılığına da işaret ediyor. Anne-baba artık kendi çocuklarına yabancı kalıyor, çocuklar ise anne-babayı bir yük olarak görüyor. İletişimsizlik ve yabancılaşma beraberinde duygusal bir soğukluğu da getiriyor. Taşrada yaşayan anne-babanın modern metropol yaşamına olan yabancılığı, çocuklarına olan yabancılıklarıyla birleşerek kesif bir yalnızlık hissini ortaya çıkarıyor. Birbirleri dışında hayatta tutunacak dalları kalmayan ikilinin ömrünün son demlerinde yaşadıkları üzerinden metropol yaşamının bireyler üzerindeki etkilerini gösteren film; ebeveynler ve çocuklar arasında kaybolan yakınlığın gösterilmesiyle de kuşaklar arasındaki farklılıklara vurguda bulunuyor. İşlerinden dolayı bir türlü anne ve babasıyla ilgilenemeyen ve bu sorumluluğu sürekli başkasına devretme telaşesinde olan çocukların durumu ise, metropol yaşamının koşuşturması içinde zamanın ve insan ilişkilerinin unutuluşunu gözler önüne seriyor.

Ölümün insan hayatı üzerindeki etkisine de değinen Kirschblüten – Hanami, hayatı da bir nevi kiraz çiçekleri gibi sunuyor. Kiraz çiçeklerinin geçici güzelliği, yaşamın geçici güzelliğiyle birleşiyor. Ancak ölüm ortaya çıkınca geride kalanlar kaybettiklerinin farkına varıyor ve bu noktadan sonra da ister istemez bir geçmişi telafi etme çabası başlıyor. Bu çaba çoğu zaman nafile olsa da, insanın kaybettikleriyle birlikte kendini de yeniden bulmasına önayak oluyor. İşte bu gerçekten yola çıkarak, yeterince vakit ayıramadığı ve isteklerine karşılık veremediği karısını düşünen Rudi’nin, karısının hep hayalini kurduğu Butoh dansçısına dönüşmesi de anlam kazanmış oluyor. Gerçek hayatta birbirlerine aşık olmalarına rağmen, bir türlü arzu ettiklerini gerçekleştiremeyen ikilinin gölgelerin dansında birleşmesi kuşkusuz filmin doruk noktasını işaret ediyor. Modern yaşamın insan üzerindeki etkilerini sorgulayan ve gerçek sevginin keşfedilmesiyle son bulan hikaye, Batı ve Doğu kültürünün orta noktasından seyircilere hitap ederek, insanın da altını çiziyor. Dejenerasyon, iletişimsizlik, yabancılaşma, değişen yaşam şekilleri ve hepsinin ortasında birbirine aşık iki yaşlı insan… Coğrafyalar değişiyor ama insanın özü, yaşamı anlama isteği ve içsel yolculuğu hiçbir zaman değişmiyor. Kirschblüten – Hanami, bu yüzden evrensel bir varoluş hikayesi anlatıyor bizlere. İnsanı kavrıyor ve insanın yaşam karşısında ne kadar kırılgan olabildiğini dokunaklı, dokunaklı olduğu kadar da gerçekçi ve samimi bir dille gösteriyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleCashback
Sonraki makalePrincess
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK