Fifty Dead Men Walking

Fifty Dead Men Walking

336
0
PAYLAŞ

Fifty Dead Men Walking

Mart ayında Kuzey İrlanda’daki Antrim Askeri Üssü’ne gerçekleştirilen ve iki İngiliz askerin hayatını kaybettiği saldırılarda IRA isminin geçmesi 10 yılı aşkın süredir sessiz kalan örgütün yeniden faaliyete geçtiği korkusunu insanların yüreklerine saldı. İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) 2005 yılında silahlı mücadeleyi bıraktığını, eylemlerini sadece politik alanda sürdüreceğini açıklamıştı. Mart ayındaki saldırıyı da IRA’nın barış yanlısı tutumunu desteklemeyenlerin 1997’de kurduğu Gerçek IRA (RIRA) isimli örgütün düzenlediğinden şüpheleniliyor.

1987-1991 arasında İngiliz istihbarat birimi Special Branch’in IRA içindeki muhbirliğini yapan Martin McGartland’ın aynı adlı kitabından uyarlanan film dönemin İrlandası’nı enformasyon alışverişi üzerinden anlatıyor. IRA’nın eylemlerine olabildiğince içeriden bakmaya çalışan film bu bağlamda geçen sene adından çok söz ettiren “Gomorra”yı da andırıyor, fakat IRA’nın insanlar üzerindeki etkilerinden ziyade sadece Martin McGartland’ın hayatında gerçekleştirdiği değişime odaklanması kendini sadeleştirdiği gibi çok verimli olabilecek konusunu da bir kahramanlık hikayesine döndürüyor. Filmin ismi de bu kahraman adamın hayatlarını kurtardığı düşünülen kişilerden geliyor. (Rivayet odur ki Martin McGartland’ın o dönemde yaptıkları sayesinde 50 kişi ölümden kurtulmuştur.)

Aynı dönemi işleyen ve bu sene çekilen “Five Minutes of Heaven”ın sade ama taşı gediğine koyan üslubunun yanında büyük prodüksiyonu, Jim Sturgess ile Ben Kingsley gibi iki ünlü oyuncusu ve hazır bir metni olmasına rağmen bunca imkanı kerhen kullanan “Fifty Dead Men Walking” kısır kalmış bir uyarlama. Hatta basitçe okursak: Sadece bir Martin McGartland belgeseli. Yan karakterlerden hiçbirini tanı(t)maya imkan vermeyen yapısı filmin kendi kendini kıstırmasına yol açıyor. Her karede karşımızda gördüğümüz Sturgess bir süre sonra haliyle yetmiyor ve IRA hakkında daha fazlasını almak istiyoruz ama filmin bize verebildikleri sadece isimler ve oldu bittiye getirilmiş eylemler oluyor. Neden-sonuç eleştirisine girmediği gibi bu konuyu aklına bile getirmeyen filmin yine aynı dönemi işleyen “In The Name of My Father”ın yanında esamesi bile okunmuyor.

Melih Tu-men
tumenm@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleSummer Hours
Sonraki makaleLondon River
Bir çevirmen. Çeviri onun için kendini ifade etmenin en uygun yolu. Son dönemde animeye sinemadan daha çok önem (değer) veriyor ve haddizatında Japoncaya merak salmış durumda. Sinemada 80 öncesi (Godard hariç) filmlerini elinin tersiyle itmekten çekinmiyor, saygı duymasına rağmen izlemekten hoşlanmıyor. "Sinema öldü!" fikrine katılmasa da sürekli gençleştirme operasyonları geçirdiğini düşünüyor ve dolayısıyla da izleyeceği filmlere katmanlı bir seçicilik uygulamaktan vazgeç(e)miyor. Her tür kara film ve animasyon onun için bir şansı hak ediyor. Reha Erdem ve Satoshi Kôn ne çekse seyrediyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK