Man on Wire

Man on Wire

707
4
PAYLAŞ

Man On Wire

Teldeki Adam’ın Şöhreti…

Büyük tutkularını gerçekleştirme cesaretine sahip insanların yaşam hikâyeleri eşsiz değildir ya da her yaşam hikâyesinin eşsizliği kadar eşsizdir. “Sıradan hayat” yanılgısının topluma aşılanmasıyla birlikte kendilerini sınıflandırmaya karşı eğilimleri olan insanlar hemen toplum içinde bir konum edinir, bu konumun görünmez (hatta var olmayan) sınırlarını kabul eder ve aşmaz, bir nevi kurallara uyar. “Fazla” cesaretli olup limitsizliği seçenler bu yüzden konumunu kabullenmişler için ilgi çekicidir, “uç”lardadır, dedikodu konusudur. Yani tutkulu ve cesur insanların hikâyelerini popülerleştiren şey (ya da biraz daha acımasız olursak, onlara prim yaptıran) etraftaki insanların sınıflandırma merakıdır. Fakat limitsizler için de acımasız bir sonuç vardır bu ilişkinin sonunda, bir süre sonra onlar da gördükleri ilginin getirisi olarak kendilerini bir çeşit “toplumun çılgını” konumunda bulurlar ve elbette bu konumun da bir takım sınırları vardır, “çılgın” olmak zorundasındır. Popülerleşmenin bedeli. Bu popülerleşmeye en büyük yardım da sinema gibi kimi üretim alanlarından gelir çünkü gerçekleri anlatırken hangi yolları izleyeceğiniz tamamen sizin elinizdedir ve hikâyenin ilgi çekiciliğine doping yapma özgürlüğünüz vardır. “Büyülü” hikâyeler anlatmak konusunda deneyimli ve bilinçli olduğu her hâlinden belli olan yönetmen James Marsh (Bir John Cale belgeseli ve Elvis Presley’nin yemek alışkanlığı üzerine bir belgesel) bu anlamda son derece işe yarar bir yöntem uygulamış “Man On Wire”da. Fransız Philip Petit’in 1974 yılında New York’taki İkiz Kuleler’in tepesinde yaptığı ip cambazlığı macerası James Marsh’ın yeni malzemesi. Bir suç belgeseli çekmiş aslında Marsh ama izleyici sempatisinin garantili olması sayesinde objektif olma endişesi taşımayan, heyecanlı, Petit’in öz güven deposu hâllerinin sıkıcılığından da payını almış bir film üretmiş. Yerinde duramayan suçlumuz Phillip Petit’i bağrına basması da bahsettiğim “çılgın” karakterlere sunulan geniş toleransın göstergesi olarak filmin başarısında büyük yer kaplıyor.

“Man On Wire”ın 2008 festivallerinin belgesel hiti hâline gelmesi yadsınamayacak bir belgesel estetiğine sahip olmasından kaynaklanıyor. Sundance ve Toronto başta olmak üzere birçok festivalde aldığı ödülleri sadece belgeselcilik anlamındaki başarışıyla sınırlandırmak mümkün görünmüyor çünkü “Man On Wire” aynı zamanda çılgınca bir seyirci sevgisi toplayan Phillip Petit masalı. Polisiye bir içerik taşıyor oluşuyla da biyografik belgeseller arasından sivrilme çabasında. Çabalarının sonucunu elde etmesi ise işten bile değilmiş zaten: Petit’in suç ortaklarının (sevgilisi ve arkadaşları) yardımıyla işlediği bir tutku suçundan bahsediyoruz. Film İkiz Kuleler’in arasında yapılacak cambazlık olayına odaklı ve kurgusunu değişken bir zaman aralığıyla oluşturmuş. Filmin bu değişkenliğin yarattığı gerilimle beslenen polisiye tarafını ise siyah-beyaz dramatik canlandırmalar ve eski video görüntüleriyle tutarlı bir biçimde olay ânına kadar korumuş. Petit’in ve ortaklarının olayla ilgili anılarını paylaştıkları bölümler büyük bir duygusallık taşıyor. Anılar her zaman duygusaldır fakat filmdeki bu duygu yüklü monologlar 1974’te gerçekleşenlerden haberi olmayan bir izleyici için hikâyenin kurmaca olduğunu düşündürecek kadar “sinemasal”. Bir yandan, gerçek bir hikâyenin bu derece sinemasallaştırılmasını (aslında belgeselin başarısını borçlu olduğu nokta) Petit’in hiç de alçak gönüllü olmayan ve bir cambaza yakışacak son derece hareketli hâllerine borçluyuz belki de. Yaşadıklarını anlatırken duyduğu haz, bir senaristin bir ip cambazına uygun göreceği hazza benziyor, bir çeşit adı konulmamış ısmarlama lider tavırları hâkim Petit’te. Aslında İkiz Kuleler’de gerçekleştirilecek ip cambazlığı eylemi Petit’in kişiliğinden bağımsız muhalif bir içerik taşıyor, protesto olarak adlandırmak bile mümkün: Saplantılı tutkuların dışa vurumu! Ama bu yalın muhalif içeriği şöhrete doymadığı hissiyatını yaratan davranışlarıyla bozmayı başarıyor Petit. Filmin ise bundan hiç şikayeti yok, karakterinin inanılmazlığını daha da öne çıkarmakla meşgul (peki ya Oscar’ı kazandıklarında Petit’in heykelciği çenesinde taşıması?). “Man On Wire” eylemlerin imkânsızlığına karşı duran bir adamın hayatını o adamı başta severek, sonra ona kibir özgürlüğü tanıyarak, en son ise bu kibri şöhretin kaçınılmaz sonu olarak göstererek anlatmayı seçiyor: Rahatsız edici bir meşrulaştırma. Petit’in tavırlarından -az bile olsa- memnun olmayan izleyiciler için ise belgeseli fikirsel boyutta eleştirmek hassas bir yapıya bürünüyor çünkü “Man On Wire” son dakikasına kadar iyi bir belgesel.

Temmuz S. Gürbüz
temmuzsr@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleFlight of the Red Balloon
Sonraki makaleAlphaville

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Bilgisayar Bilimleri ve Sinema okuyor. Sinemayla neredeyse fetişistik bir ilişki kurduğu için fazla heyecanlı, bir çeşit siberkültür çocuğu.

4 YORUMLAR

  1. Hola!. Tengo muchas ganas de ver ésta película que pude ver cuando su estreno. La veré en DVD.<br /><br />Nos visitamos..<br /><br />Saludos desde España.

  2. Hola Scotty,<br /><br />Unfortunately, we don’t know Spanish. And Google Translate doesn’t work well. But you can write English. <br /><br />Respectfully yours,<br />Baris.

  3. Son yıllarda izlediğim en iyi belgesellerden biriydi. görsel öğeleri ile de çok başarılıydı.<br />İzledikten sonra günlerce aklımdan çımadı, bu herif bu iş nasıl becerdi:) bir ipin üzerinde ikiz kululerde tam 45dk., şaka gibi:)

BİR CEVAP BIRAK