Control

Control

387
0
PAYLAŞ

BİRAZ JOY DIVISION

Joy divison müziğinin karanlığından bahsedilir hep, monotonluğunun ve bulanıklığının coşkuya neden olması yüzünden bu tanımın yapıldığını düşünürüm. Tezat bir durum: hem dinamik hem tekdüze. Joy Division sevmeyenlerin, grubun anlaması pek kolay olmayan tarzlarını anlamamıza yardımcı olduklarını da düşünürüm aynı zamanda, çünkü sıkıcı da bulsalar o koyu tonların farklı yanını anlamış gibidirler ve bu farklılıktan hoşlanmazlar. Ya da Joy Division’la ilgili her duruma böylesi açıklamalar bulmaya çalışmak hatalı bir yaklaşım sayılabilir, özellikle Ian Curtis’in hayatını öğrendikten sonra… Ian Curtis’in yaşadıkları, düşünceleri,yazdığı sözler grubun, punk türünü punktan uzak görünen yerlere götürerek kendi tarzlarını oluşturmalarına sebep olmuş gibidir. Post-punk’ın doğuşu. Kısa zamanda Manchester’ın o müzikal açıdan parlak döneminde, punk camiasına da yakın durarak (Buzzcocks’un alt grubu olarak turneye çıkmaları buna örnek gösterilebilir) üne kavuşup 4 sene içinde 2 albümle büyük bir hayran kitlesi oluşturmuşlardır. Yine de bu hikaye mutlu değil. Joy Division, Ian Curtis’in intiharıyla sona eren sadece 4 sene yaşayabilmiş bir grup ama daha sonraları gittikçe popülerleşecek bir akımın başlatıcısı, birçok grubun ilham kaynağı ve yine kendi dalında öncü grup New Order’ın kökeni olmuşlardır.

Grup elemanlarının birlikte müzik yapma kararını, bir Sex Pistols konserinden dönüşte aldıkları biliniyor. Zaten o sıralar Ian Curtis, David Bowie ve Iggy Pop gibi isimlerin etkisinde. Sonraları David Bowie’nin Warszawa parçasından yola çıkarak kendilerine verdikleri Warsaw ismiyle konserlere çıkmış ardından albüm için isimlerini Joy Division olarak değiştirmişler. Manchester’ın müzik adamlarından Tony Wilson’ın dikkatini çeken grup, bu sayede televizyona çıkmış ve İngiltere’de birçok yerde konserler vermiştir. Michael Winterbottom’ın belgeselvari filmi 24 Hour Party People’ı burda biraz anmak gerekir sanırım. Film, Tony Wilson’ın üzerinden hem o dönemdeki İngiltere underground müzik dünyasına ve yoğun extacy kullanımı yüzünden içki satışı yapamayıp kapanan konser mekanlarına, hem de Joy Division’ının gelişim sürecine değinerek hareketli bir yolculuk hissi veriyordu. Bu yolculuğa kapılmamıza asıl neden olan şey ise bence Steve Coogan’ın Tony Wilson karakterini o yoğun İngiliz aksanı ve alaycı suratıyla çok iyi canlandırmış olmasıydı. Joy Division odaklı bir film olmasa da, o dönemde nasıl yükseldiklerini ve grup içi ilişkilerini öğretecek bir ders olarak görülebilir ve bu filmden yardım alınabilir.

ANTON CORBIJN VE CONTROL

Depeche Mode’un hayatınızda etkisi olmuşsa, Anton Corbijn’in bunda payı büyük olmalı. Albüm kapakları ve çektiği videolarla Depeche Mode müziğini şekillendiren insan olmuştur çünkü. Depeche Mode dışında daha birçok grup ve müzisyenle çalışmış (Echo & the Bunnymen’den tutun Metallica’ya), Ian Curtis’in hayatını anlattığı filmiyle sinemaya adımını atan üretken bir fotoğrafçı Corbijn. Çalışmalarını takip ettiğinizde yolun sonlarına doğru Control’le karşılaşmak şaşırtmıyor, Joy Division’ın Atmosphere parçasına çektiği video, gruba olan hayranlığı ve siyah-beyaz tonlardaki yarattığı ürünler size Control’ün ne kadar Anton Corbijn bir film olduğunu anlatacaktır.

Film, Ian Curtis’in karısı Deborah Curtis tarafından 1995 yılında yazılmış, kocasının biyografisi olan Touching From A Distance isimli kitaptan yararlanılarak çekilmiş. Bu nedenle olsa gerek Ian Curtis’in müzisyen yönünden çok, özel hayatında yaşadıklarına odaklanmış ve Deborah’la olan ilişkisinin filmde işlenen her şeyle bir yerinden bağlantısı olduğu izlenimini uyandıran bir film. Belgesel tadı yok, belgesel ciddiyeti de yok. Görselliğiyle zevk noktalarınızı harekete geçirecek öğelerle dolu, her sahnesinin bir fotoğraf karesi olarak zihninizde yer edeceği, işlenen konu itibariyle ister istemez depresif bir havaya bürünmüş bir film. Eğer Control’ü, Ian Curtis’in hayatı olduğu için değil, Anton Corbijn’în ilk yönetmenlik denemesini görmek istemeniz yüzünden izlediyseniz muhtemelen sevdiniz. Çünkü filmden beklentileriniz tamamen karşılandı. Ama bir Joy Division fanı için durum farklı olabiliyor. Bir de filmi böyle belirli amaçlar için değil, farklı sebepler ve durumlarda izlemiş insanların yorumları var ve sanırım bu yorumlar tarafsızlıklarıyla daha genel bir nitelik taşıyacaklar ama bu film için başka bir noktada durulmalı. Konu Ian Curtis’in hayatı.

IAN CURTIS NERDE?

Ian Curtis’in somut bir şekilde algılanan sorunlarının yanı sıra kafasında insanlarla paylaşmadığı farklı mutsuz bir dünyası vardır sanki. İletişim kurmak, belli bir çabayla gerçekleştirdiği bir eylem gibidir, doğal gelişmez. Joy Division’ın kurulma evrelerinde teşhisi konulan epilepsi hastalığıyla Ian’ın kafasındakiler farklı bir yere taşınır. Artık yaşamında karşısına çıkacak engeller bedeniyle somutlaşmış, yaşamaktan nefret ettiği Macclesfield’da, kullandığı ilaçları, geçirdiği nöbetler, küçük bebeği ve Deborah’la hapsolmuş gibidir. Yaptığı müziğe yansıyordur her şey. Joy Division’ın karanlık havasının kaynağı.

Filmin dayandığı noktanın Deborah’ın yazdığı kitap olması filmin büyük ölçüde gerçekleri yansıttığını düşünmemize neden olabilir ama filmin içine yayılmış görsel güzellik, bende uyanmasını beklediğim gerçeklik duygusunun önünde büyük bir engeldi. Sahneler estetik bir çabayla daha da güzelleştikçe, ben aradığım gerçeklikten o kadar uzaklaştım. Çünkü sahnede görünen Ian Curtis portresi, melankoliyle sarmalanmış bir temsilci gibi. Mutsuz ve depresif insanların temsilcisi. Böyle sorunlu bir yaşantısı olduğu için, sahnede nöbetler geçirdiği için, karısını aldattığı ama bundan mutsuz olduğu için ve yine de devam ettiği için, yazdığı karanlık sözlerle sizin de karanlık tarafınızı anlattığını hissettiğiniz ve (ah, hüzünlü son) intihar ettiği için hayranlık beslediğiniz temsilci. Böyle bir hayranlık melankolinin verdiği zevkten kaynaklanır genelde. Ama Ian Curtis bir temsilci değil. Kendi dünyasına hapsolmuş, arada sırada yaşadığı dünyayla bağlantı kuran biri. Erkenden evlenmek ve çocuk yapmak onun bağlantıları. Sahnede kendi dünyasını paylaşıyor bizimle, kendini anlattığı yer belki sadece orası. Ve işte o dans ve dümdüz yürüyen ses, o dünyadan gelenler. Control’ün bu dünyanın varlığından bizi haberdar ettiği söylenemez. Filmi izlerken davranışlarının kaynağını anlayamıyor; Ian Curtis bunları yaşamış demek ki, diye düşünerek es geçiyoruz belki. Ya da bize uzak olan bu yaşamın izleyicisi olmak yetiyor, uzağız ne de olsa, tartışmıyoruz. Ama aslında böyle olmaması gerektiğini onun müziği sayesinde bilenlerse, biraz da abartarak onun yaşantısına ihanet edildiğini bile düşünebilir. Ne bu yüzden kızgın olan insanlara, ne de filmi izleyerek Ian Curtis hayranı haline gelenlere yapıcı eleştiriler getirilebileceğini sanmıyorum. Çok kişisel bir konu çünkü. Açık olan şeyse, Control’ün Ian Curtis’in içindeki çatışmaları yüzeysel şekilde geçiştirmiş olduğudur. Hatta kullandığıdır.

Ian Curtis dışındaki grup elemanlarının, grup menajerinin ve Tony Wilson’ın karikatürize bir şekilde canlandırılışları da rahatsız edici diğer bir unsur. Bunun, Ian Curtis’in “derin” duruşunun öne çıkarılması adına yapılmış olduğunu düşündüm. Ian Curtis ve etrafındaki iki kadın dışındaki karakterleri önemsemiyoruz, umurumuzda değiller. Sadece gülümsetecekler. Böyle bir hava oluşturmaya gerek duymuşlar filmi çekerken, çünkü hayranlık kavramı bu filmin çekilmesinde büyük bir yerde duruyor, parlayan kişi Ian Curtis olmalı.

Joy Division müziğiyle dolu ve Anton Corbijn yönetmenliğinde olması filme gösterilen büyük ilgiyi açıklıyor, hak etmediğini rahatça söylemekte zorlanıyorum çünkü insanların filme yaklaşımına göre büyük değişkenlik gösterecek bir durum bu. Eğer müzikal açıdan gelişimlerini merak ediyorsanız belirtmeliyim ki 24 Hour Party Poeple, Control’den daha samimi ve doğru bir film. Diğer yandan Ian Curtis’i hissetmek istiyorsanız Joy Division albümleri “Unknown Pleasures” ve “Closer” en önce ulaşılması gereken yerler olmalı.

Temmuz S. Gürbüz
temmuzsr@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleDiary of a Sex Addict
Sonraki makaleTeorema
İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Bilgisayar Bilimleri ve Sinema okuyor. Sinemayla neredeyse fetişistik bir ilişki kurduğu için fazla heyecanlı, bir çeşit siberkültür çocuğu.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK