Başka Semtin Çocukları

Başka Semtin Çocukları

474
0
PAYLAŞ

Başka Semtin Çocukları
1995 yılında Gazi Mahallesi’nde çıkan olayların ardından çekilen ve kolektif bir çalışmanın ürünü olan bir belgesel yöneten Aydın Bulut, daha sonra da Ihlamurlar Altında dizisiyle Gazi Mahallesi’nde yaşayanların hikayelerini anlatmaya devam etmişti. Çekmiş olduğu belgesel ve diziyle bu bölgeyle olan bağını kuvvetlendiren yönetmen, ilk uzun metraj filminde de yine Gazi Mahallesi’ni kendine mekan olarak seçmiş. Bunun nedeni kuşkusuz bu bölgenin etnik ve dinsel olarak birbirinden farklı insanları, yoksulluk ve “dışlanmışlık” paydasında birleştirmesi. Yönetmen bu mahallenin gençlerinin buradan çıkmak için verdikleri mücadelede başlarına gelenleri bir polisiye hikaye çevresinde anlatırken; bir yandan da mahallenin çelişkileriyle ülkenin çelişkilerini paralel kurguyla iç içe geçirerek ekrana yansıtıyor.

Basit bir polisiye hikaye üzerine çatısını kuran film, bu polisiye hikayenin çevresinde bize hem Gazi Mahallesi’nde yaşayan insanların hem de ülkenin çelişkilerini ve çıkmazlarını anlatmaya çalışıyor. Ölen kardeşi Veysel’in katilini arayan, askerden yeni dönen ağabey Semih’in asker/sivil çatışmasına ek olarak, bir de sosyal adaletsizliğin getirdiği çıkmaza saplandığını görüyoruz. Ailesi ondan kardeşinin intikamını almasını beklerken; Semih’in katili arayışı da seyircilerin Gazi Mahallesi’ndeki yaşamı yakından gözlemlemesini sağlıyor. Türk-Kürt ve Alevi-Sünni çatışmasının ortasında insanların hayatları parçalanırken; yönetmenin PKK ile olan savaş sırasında çekilen görüntüleri kullanarak yaptığı paralel kurgu da bu parçalanmışlığın ülke çapındaki boyutunu seyircilere hatırlatıyor. Gazi Mahallesi böylelikle hem “öteki İstanbul”u hem de ülkedeki durumu anlatmak için yönetmenin kullandığı bir simgeye dönüşüyor. İstanbul’un “öteki” tarafında yaşayan gençlerin hayata tutunma çabalarını, yaşadıkları ikilemleri ve içinde bulundukları tehlikeleri “gerçekçi” bir şekilde anlatmak isteyen film; gençlerin yaşadıkları ortamın etnik, dini ve siyasi çatışmalarını da ekrana yansıtarak, bunlar üzerinden bir de ülkenin yaşadığı ciddi sorunları hatırlatmaya ve tartışmaya açmaya gayret ediyor. Fakat bu noktada, film; çok şeye değinen ama aslında değindiği her şeye yüzeysel olarak dokunup geçmekten öteye gidemeyen televizyon dizilerinin yüzeyselliğine teslim oluyor.

Filmin olay örgüsünü klasik bir polisiye hikayenin çevresine kurması, yönetmene anlatım açısından çeşitli kolaylıklar da sağlıyor. Katilin ya da suç unsurunun arandığı polisiye hikayelerde, her zaman asıl olan katili ya da suçluyu, işlediği suça iten faktörlerdir. Bu sayede, Dostoyevski romanlarındakine benzer suçluyu, suç işlemeye teşvik eden toplumsal düzen de tartışmaya açılır. Katili arayan polisler, aslında toplumdaki çatışmaları ve çelişkileri göstermek için oradadır. Film özelinde İsmail karakterine bakarsak, bunu daha iyi gözlemleyebiliriz. İsmail, gerçek yaşamdan kopuk klasik romanlardaki karakter tiplemeleri gibi bütünlüklü ve basmakalıp bir karakter değildir. Dostoyevski’nin insanın içsel çatışmalarını gösteren ve bunları vurgulayan “eksik” karakterlerine benzer. Dışarıdan bakıldığında ne kadar “uyumlu” gözükse de, aslında içsel çatışmaları ve çelişkileri çevresindeki herkesten daha fazladır. Film içindeki söylemleri ve eylemleri de hayatına bir çeşit çelişkiler yumağının yön verdiğini gösterir. Bu anlamda, aslında film ağırlıklı olarak Veysel’in hikayesi olarak gözükse de İsmail’in ve “öteki İstanbul”da yaşayan İsmail’lerin hikayesini anlatıyor. Ama bu noktada başka bir sorun da belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor: İsmail karakterinin derinliği, diğer karakterlere yansımıyor. Filmde yüzeysel kalan ve dokunulup geçen temalar gibi, karakterlerin çoğu da figüran işlevi görüyor. Yönetmen seyircilere Gazi Mahallesi’nin sakinlerini tanıtıyor, ama Gazi’nin sakinleri film içinde bir sima olmaktan öteye gidemiyor. Karakterlerin yüzeysel kalışı, filmin temalarının yüzeysel kalışını da tetikliyor. Örneğin, Veysel Alevi olduğu için kız kardeşinin onunla birlikte olmasını istemeyen ağabey karakterinin öfkesi, basit bir şekilde Alevi-Sünni çatışması işte böyle bir şey diye geçiştiriliyor. Böyle önemli ve ciddi meseleleri vurgulamak için seçilen karakterlerin derinlikten yoksun bir şekilde karikatürize edilmesi, filmin söyleminde önem arz eden konuların da değer kaybetmesine yol açıyor.

Netice itibariyle Başka Semtin Çocukları cesur bir ilk film. İsminin ilk elden akla getirebileceği gibi, ele aldığı konuları arabesk bir tavırla sömürmüyor. Cesur bir şekilde Gazi Mahallesi’nin gençlerinin yaşamlarını ve bu yaşamların aslında ülkenin genelinde yaşanan meselelerden kopuk olmadığını anlatmaya çalışıyor. Fakat bireysel hikayelerden yola çıkarak, bu hikayeleri büyük resme uyarlamaya çalışırken sorunlar yaşıyor. Paralel kurgu bazı yerlerde işe yarıyor, ama bütün filmi kurtarmaya da yeterli olmuyor. Mahallede yaşanan çatışmalarla ilgili hikayenin arka planında ekrana yansıyan görüntüler de keza öyle. Karakterlerin çoğunun yeterince derin olmaması da, ele alınan temaların yüzeysel kalmasına neden oluyor. Bütün bunlar bir dizi için yeterli olabilir elbette, ama böyle önemli meseleleri kendine dert edinmiş bir film için yeterli olmuyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleThe Seventh Seal
Sonraki makaleThe American Friend
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK