The American Friend

The American Friend

466
0
PAYLAŞ

The American Friend

Günümüz seyircisi için, Patricia Highsmith romanlarının sinema uyarlamaları arasında en bilinen örnekler, Anthony Minghella’nın The Talented Mr. Ripley ve Liliana Cavani’nin Ripley’s Game filmleri olsa da, aslında her iki filme de esin kaynağı olan Highsmith romanları, Rene Clement ve Wim Wenders gibi iki usta yönetmen tarafından çoktan sinemaya aktarılmıştı. Highsmith’in 1955 yılında “The Talented Mr. Ripley” ile yarattığı ünlü Tom Ripley karakterinin maceralarını anlatan ve “Ripley Underground” (1970), “Ripley’s Game” (1974), “The Boy Who Followed Ripley” (1980) ve “Ripley Under Water” (1991) romanlarıyla devam eden beş kitaplık serinin birinci ve üçüncü halkalarından sinemaya uyarlanan ve hepsi de belli bir düzeyin üzerinde, başarılı yapımlar olan dört film arasında, 1977 yapımı Wenders başyapıtı The American Friend, birçok sinema eleştirmeni ve Highsmith hayranı tarafından bugün hâlâ en başarılı Ripley uyarlaması olarak anılmaya devam ediyor.

Serinin üçüncü kitabı olan “Ripley’s Game”den sinemaya uyarlanan iki filmden, Cavani’nin 2002 yılında çektiği Ripley’s Game, hikaye ve karakterler açısından The American Friend’e kıyasla, esin kaynağı romana çok daha sadık bir uyarlama olmasına rağmen, Wenders’in filmi ise seyirciyi yavaş yavaş avucunun içine alan tedirgin edici ve durağan yapısı ve yarattığı tekinsiz atmosferle Highsmith’in eserinin ruhuna çok daha uygun bir yol izleyerek, fark yaratmayı başarıyor.

The American Friend, serinin ilk halkası olan “The Talented Mr. Ripley”de zengin bir arkadaşını öldürüp, onun kimliğine bürünerek, suç dünyasına ilk adımını atan Tom Ripley’in, cinayetler ve yalanlar üzerine kurulu hayatının bir başka dönemine odaklanıyor. Aslında ölümcül olmayan bir kan hastalığına yakalanan bir çerçeve ustasını, günlerinin sayılı olduğuna inandıran Ripley, onu yüklü bir miktar para için mafyanın tetikçiliğini yapmaya ikna ediyor. Maddi durumu pek parlak olmayan çerçeve ustası Zimmermann, en azından ölümünden sonra karısı ve çocuğunun rahat bir hayat sürebilmeleri için bu korkunç planın bir parçası olmayı kabul ederken, Ripley ile aralarındaki dostluk ise zamanla her ikisi için de tehlikeli bir hal almaya başlıyor…

Daha önce Alain Delon tarafından canlandırılan (Plein Soleil), daha sonra ise Matt Damon ve John Malkovich tarafından canlandırılacak olan Tom Ripley karakterini oynamak bu filmde de yine büyük bir oyuncuya, Dennis Hopper’a düşüyor. Yol filmlerinin ustası Wenders’in, tüm zamanların en iyi yol filmi olarak kabul ettiği Easy Rider’ın yönetmeni Dennis Hopper’ın yanısıra, Nicholas Ray ve Samuel Fuller gibi hayranı olduğu iki büyük ustanın daha varlıklarıyla onurlandırdıkları filmde, Zimmermann çifti ise Wings of Desire’ın melek Damiel’ı Bruno Ganz ve yönetmenin o yıllardaki eşi ve ilk dönem filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Lisa Kreuzer tarafından canlandırılıyor.

Wim Wenders’in geniş kitlelere ulaşarak, kendisine bir sonraki filmi (Hammett) için Hollywood kapılarının açılmasını sağlayan The American Friend, anlatım yapısıyla ve çekim teknikleriyle Yeni Alman Sineması akımının öncü filmleri arasında kabul ediliyor. Usta yönetmenin ilk renkli çalışması olan ve sonraki filmlerine aşina olanların da tahmin edebileceği gibi, çarpıcı bir renk kullanımı ve kusursuz görüntü yönetimiyle seyircisine görsel açıdan dört dörtlük bir deneyim sunan The American Friend, tüm bu özellikleriyle yönetmenin en önemli eserleri arasında kendisine haklı bir yer edinirken, gerilim dolu öyküsüyle, birbirinden melankolik filmlerden mürekkep Wenders filmografisinin de hiç kuşkusuz en karanlık durağına işaret ediyor.

Latif Güven
bob.leflambeur@mynet.com

PAYLAŞ
Önceki makaleBaşka Semtin Çocukları
Sonraki makaleVittorio de Sica
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK