Vittorio de Sica

Vittorio de Sica

969
1
PAYLAŞ

Vittorio de Sica

Vittorio De Sica Anısına
(7 Temmuz 1902 – 13 Kasım 1974)
“Bütün paramı bu filmlere yatırdım. Hiçbiri ticari film değildi. Ama paramı bu şekilde kaybettiğim için mutluyum. Umberto D. ve Bisiklet Hırsızları hayatımın en güzel armağanlarıydı.”
Vittorio De Sica

Vittorio De Sica’nın kariyerine baktığımızda “beyaz telefonlu” filmlerle başlayan oyunculuk kariyerinin İtalyan Yeni Gerçekçiliği ile yönetmen olarak devam ettiğini, daha sonrasında ise komedi ve dramın ağır bastığı filmlere yöneldiğini görüyoruz. Özellikle yönetmenin son dönemi bu geniş skalanın bütün niteliklerini içinde barındırması açısından gerçekten ilgiye değer. Fakat oyuncu olarak ülkesinde her zaman önemli bir şahsiyet olan De Sica, yönetmenlik anlamında yurtdışındaki başarılarına rağmen uzun süre ülkesi İtalya’da hak ettiği değeri görmedi. İtalyan Yeni Gerçekçiliği içinde çektiği filmleri “Ülkenin kirli çamaşırlarını dışarıya yansıtıyor.” denilerek çoğu zaman sansüre uğradı. Filmlerini çekmek için maddi anlamda sıkıntılı dönemler geçirdi. Yine de onun “en iyi” dönemi bana kalırsa yine en çalkantılı dönemi olan İtalyan Yeni Gerçekçiliği zamanında ürettiği ve arka arkaya sıraladığı dört başyapıtla -Sciuscia, Ladri di Biciclette, Miracolo a Milano, Umberto D.- sinema tarihine geçtiği 1945-1952 arasındaki dönemdir.

Napolili fakir bir ailenin çocuğu olan Vittorio De Sica yaşantısına tıpkı babası gibi memur olarak başlar. Roma Üniversitesi’nden mezun olur. Artık diplomalı bir muhasebecidir. Ama De Sica’nın oyunculuğa ilgisi büyüktür ve tiyatro oyunlarıyla sahneye ilk adımını atar. Yakışıklı oyuncu kısa sürede sahneden beyazperdeye geçer ve o dönemin meşhur filmleri olan “beyaz telefonlu” filmlerde rol alır. Abartılı bir komedi anlayışının, gerçekle tezat oluşturacak derecede lüksün ve zenginliğin dışa vurumu olan bu türde pek çok filmde yer alan De Sica, yakışıklılığı ve oyunculuktaki yeteneği sayesinde kısa sürede İtalya’nın en önemli erkek oyuncularından biri hâline gelir.

Oyunculuktan Yönetmenliğe Geçiş…

1940 yılında, Mussolini iktidarına yakınlığı ile bilinen Carmine Gallone’nin yönettiği Manon Lescaut filmi ise De Sica için bir yol ayrımının habercisi olur. Bu filmde aldığı kötü eleştirilerden sonra oyunculuktan yönetmenliğe geçen De Sica bu durumu şöyle açıklar: “Gallone’nin filmi ‘Manon Lescaut’da oynadım ama eleştirmenler beni beğenmedi. Bu da beni çok kırdı çünkü haklı olduklarını biliyordum. Kendi yanlışlarımı hissetmiş, Gallone’nin dikkatini bu konuya çekmiştim ama o beni dinlememişti. İşte bu yüzden kendi performansımın sorumluluğunu üstlenmek istediğimi düşündüm ve kendi kendimi yönettim.” Bu filmle aynı yıl çekilen Rose Scarlette (İki Düzine Kırmızı Gül)’de De Sica ilk kez kamera arkasına geçer. Bundan sonra De Sica artık filmlerine maddi destek sağlamak için oyunculuk yapacaktır. Yönetmenin, 1944 yapımı, Cesare Zavattini ile ilk buluşmasının ürünü olan “Bambini Ci Guardano, I” (Çocuklar Bize Bakıyor) filmine kadarki süreçte çektiği üç film, toplumsal kurumların baskısı altında ezilen kadınların hikâyeleridir. Melodram estetiğiyle anlattığı bu hikâyelerden sonra yönetmen ilk başarısını ise Zavattini ile ilk ortaklığı olan Çocuklar Bize Bakıyor filmiyle elde eder. Savaş sonrasının İtalya’sını İtalyan Yeni Gerçekçiliği kalıpları içinde aktaran ve savaş sonrasının sefaletini çocukların gözünden veren bu filmle birlikte De Sica’nın da İtalyan Yeni Gerçekçiliği ile yolculuğu başlamış olur.

Çoğu kaynakta, Luchino Visconti’nin 1942 yapımı Ossesione filmiyle başladığına inanılan akım, en etkileyici örneklerini De Sica’nın yönetimindeki bir dizi filmle verir. 1946’ya gelindiğinde De Sica yine Zavattini ile birlikte çalıştığı Sciuscia (Kaldırım Çocukları)’ya imza atar. Ardından da sinema tarihinin en unutulmaz filmlerinden biri olan Ladri di Biciclette (Bisiklet Hırsızları) gelir. Kaldırım Çocukları’nda ayakkabı boyacılığı yaparak yaşamaya çalışan iki çocuğun hüzünlü hayat hikâyesini anlatır. Bu hikâye üzerinden dönemin İtalya’sına ve işlemeyen adalet sistemine de çocukların gözünden bir bakış atar. Filmin eleştirelliği ve sadeliği yanında bir takım simgesel öğeler de göze çarpar. Özellikle filmin alt metninde çok önemli bir simge olan beyaz at, çocukların umutlarını ve özgürlüklerini işaret eder. Amerikalı askerlerin ayakkabılarını boyayarak kendilerine beyaz bir at satın alan çocuklar, ironik bir şekilde atı satın aldıktan sonra özgürlüklerini de kaybeder. En İyi Senaryo dalında Oscar’a aday olan film Onur Ödülü’yle döner. “Yaratıcı ruhun güçlüklere karşı zafer sağlayabileceğini tüm dünyaya kanıtladığı için” filme Oscar töreninde Onur Ödülü verilir. Bisiklet Hırsızları’nda ise yönetmen, kamerasını İtalya’nın “gösterilmek istenmeyen” gerçek yüzüne çevirir. Bu filmdeki metafor da babanın işe girmesini sağlayan bisiklettir. Bisiklet aynı zamanda eskiye dönüşün, refahın ve emeğin simgesi olur. Çalınan bisikletin peşine düşen babanın filmin sonundaki eylemi ise çaresizliğin boyutlarını ve çocukların bu çaresiz ortamda neler çektiğini gösterir. İşsizliğin, sefaletin ve insanların yaşadığı yabancılaşmanın etkileyici bir yansıması olan Bisiklet Hırsızları, İtalya’da kazanılmadık ödül bırakmadığı gibi Oscar’da da Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü’ne layık görülür. İki filmin de dünya çapındaki başarısına rağmen gerek Kaldırım Çocukları gerek Bisiklet Hırsızları gişede başarıya ulaşamaz. Bu yüzden yönetmen iki başarılı film çekmesine rağmen büyük bir maddi sıkıntıya düşer.

İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden Kopuş…

1951 yılına gelindiğinde Zavattini ve De Sica birlikteliği yeni bir başyapıtı müjdeler. Miracolo a Milano (Milano’da Mucize), İtalya’da özellikle halk tarafından çok sevilir ama bu film İtalyan hükümetinin de artık De Sica’ya tahammül etmeyeceğinin ilk işaretlerini verir. Yenilenen ve çehre değiştiren İtalya’daki yoksul ve evsiz çoğunluğun yaşadıklarına ayna tutan film bir taraftan da İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden ayrılır. Filmi iki bölüm olarak düşünürsek, ilk bölümü İtalyan Yeni Gerçekçiliği kalıplarıyla ilerler fakat ikinci bölüm fantastik öğelerle süslüdür. Bu yüzden bu film aynı zamanda De Sica’nın akımdan uzaklaşacağının ilk sinyali olur. Büyük bir maddi kriz içine giren yönetmen, hükümetin baskılarına rağmen ertesi yıl Umberto D.’yi çeker. İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin son filmi olarak kabul edilen Umberto D. ile akıma muhteşem bir veda yapsa da aslında ona göre bu akım hiçbir zaman bitmeyecektir. Bu konudaki görüşlerini 1956’da çektiği Il Tetto (Yuvasızlar) filminden sonra şöyle açıklar: “Kim ne derse desin, Yeni Gerçekçilik şiirdir; gerçek yaşamın şiiri. Bu nedenle de Yeni Gerçekçilik ölmedi ve asla ölmeyecek.” Ama yönetmen artık komedi filmlerine yoğunlaşmıştır.

Hayatın şiirini ve İtalya’nın gerçek yüzünü olağanca sadeliği ve şiirselliği içinde aktaran birbirinden güzel filmler çektikten sonra yönetmen artık şansını yurtdışında denemeye karar verir. Amerika’da ve Fransa’da filmler çeker. İtalya-Fransa ortak yapımı olan ve adını yönetmenin doğduğu kasaba olan Ciociara’dan alan La Ciociara (İki Kadın) bu dönemin en dikkate değer ürünüdür. 2. Dünya Savaşı temalı filmin başrollerinde Sophia Loren ve Jean-Paul Belmondo gibi dönemin iki büyük oyuncusu yer alır. Hem Oscar’larda hem de Cannes’da Sophia Loren’e En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandıran bu film, yönetmenin Yeni Gerçekçilik akımının köklerinden hâlâ ayrılmadığının da bir göstergesi olur. Sömürüye çok yatkın konusuna karşın De Sica’nın yönetimi ve hikâyeyi aktarış tarzı çok ustacadır. Kolayca melodrama meyledecek bir hikâyeden, Sophia Loren’in de güzelliğinin haricinde oyunculuğunu öne çıkaran performansıyla birlikte De Sica belki de son başyapıtına imza atar. Bunda kuşkusuz filmin kaynağı olan Alberto Moravia’nın bütünlüklü kitabının da etkisi vardır. Genelde savaşın insanlar üzerindeki etkilerini, özelde ise iki kadının hikâyesini anlatan eser pek çok 2. Dünya Savaşı temalı eserden daha niteliklidir.

1960-1970’li yıllarda Vittorio De Sica…

1960’lara İki Kadın’la güçlü bir şekilde giren yönetmen ne yazık ki bu başarısını sürdüremez. Ortalamanın üstü komediler yönetmesine karşın Luchino Visconti ve Roberto Rossellini gibi yönetmenlerin klasmanından bir anda Luigi Comencini ve Mario Monicelli gibi komedi-drama yöneten yönetmenlerin klasmanına iner. 1960’lar De Sica için sönük geçse de 1970’lere yönetmen yine sıkı bir giriş yapar. Giorgio Bassani’nin kitabından uyarlanan bir başka 2. Dünya Savaşı temalı film olan Il Giardino dei Finzi-Contini (Finzi-Contini’lerin Bahçesi) hem Yabancı Dilde En İyi Film hem de Berlin’de Altın Ayı ödüllerini kazanır. Visconti etkilerinin biçemde hissedildiği filmde, faşist İtalyan hükümeti dönemindeki İtalyan Yahudilerin hikâyesi anlatılır. Bu film hem anlatım şekliyle hem de hikâyesiyle uzun süre sonra De Sica’nın yeniden köklerine dönüşü olarak yorumlanır. De Sica film için “Bu filmi yaptığıma memnunum çünkü beni eski soylu emellerime geri götürdü.” der. Yine de bu filmden ölümüne kadarki süreçte De Sica’nın “soylu emellerine” geri dönüşünün başka işareti olmaz.

Paris’te, 1974 yılının Kasım ayında De Sica hayata veda eder. Ardında birbirinden ilginç, kimi başyapıt olmuş kimi klasikleşmiş otuz dört film bırakır. Oyuncu olarak yer aldığı filmlerin sayısı ise yüz elliden fazladır. İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin doruk noktasında kendi kariyerinin de doruk noktasına çıkan yönetmen, sonrasında ise çeşitli başarılar kazanmasına rağmen kariyerinin ilk yıllarındaki gibi istikrarlı bir süreç yakalayamaz. Öldükten sonra ülkesinin en önemli yönetmenlerinden biri olarak kabul gören De Sica, yaşamındaysa sürekli hükümetin sansür mekanizması ve maddi imkânsızlıklarla boğuşur. Yeni Gerçekçiliğin sinematografik özellikleriyle kendine has öyküleme yeteneğini tek bir potada eritmeyi başaran yönetmen, savaş sonrasının gerçek İtalya’sını ve sokaktaki gerçek insanları anlatmaktan vazgeçmez. Beyaz telefonlu filmlerdeki lüks içinde yaşayan insanların aksine sokaktaki evsiz barksız insanların, korumasız çocukların, tecavüze uğrayan ve baskı altında sindirilmeye çalışan kadınların, emekliliğinde bile sefaletten kurtulamayan yaşlı insanların anlatıcısıdır. Yaşamın şiirini pek çok kişiden daha iyi kavrayan De Sica melodram ve gerçekçilik arasında kurduğu ince ve hassas köprüyle de özgün bir anlatıcı olduğunu kanıtlar.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleThe American Friend
Sonraki makaleSeraphine
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK