Ana sayfa Elestiri Louis Malle

Louis Malle

173
0

Sinema tarihinde iz bırakan akımlardan biri olan Yeni Dalga, genelde Jean Luc Godard ve François Truffaut isimleriyle birlikte anılır. Ancak akımı başlatan yönetmenin kim olduğu konusunda bu iki ismin dışında başka ustalara da pay çıkaran teoriler mevcuttur. Bob le Flambeur ile Jean Pierre Melville, Le Beau Serge ile Claude Chabrol gibi.

Louis Malle de bu isimlerden biridir, ilk filmi olan Elevator to the Gallows vesilesiyle. Ancak Louis Malle ismini Yeni Dalga akımına hiç dahil etmeyen sinema yazarları da mevcuttur. Bu yönetmeni belli bir tür ya da akımın içinde anmak zordur. Çünkü yüksek burjuva bir aileden gelen, iyi eğitim almış, 2. Dünya Savaşı yılları acı hatıralarla zihnine kazınmış bir sanatçı olan Malle, olağanüstü hayat birikimini tematik bir devamlılık içeren filmlere dönüştürmek yerine, türden türe sıçrayan bir kariyeri tercih etmiştir. Kimi, otobiyografik öğeler de içeren yapıtlarıyla, kara filmden belgesele, dramdan komediye her türde başarısını yinelemiş, Fransız Sineması’ndaki ustalığını ilerleyen yıllarda Hollywood’da da kabul ettirmeyi başarmıştır. Hangi dilde, ne türde film çekerse çeksin, sinemaseverlerin kalbindeki yeri ise asla değişmemiştir.

1958 yapımı ilk filmi Elevator to the Gallows, Yeni Dalga’nın olduğu kadar Film-Noir türünün de zirvelerinden biridir. Aynı yıl çektiği The Lovers ise 1950’li yılların müstehcenlik sınırlarını zorlayan sahneleriyle dönemin en skandal filmi olur. Bu iki eser, o güne dek üçüncü sınıf rollerde harcanan Jeanne Moreau’yu uluslararası bir seks sembolü ve Fransız sinemasının en büyük yıldızlarından biri haline getiren yapıtlardır.

Üçüncü filmi Zazie in the Subway, daha birkaç yıl önce, adını sinemada minimalizmle özdeşleştirmiş Robert Bresson’ın asistanlığını yapan bir yönetmenden beklenmeyecek çılgınlıkta bir komedidir. Her zevke hitap etmeyen ve bana göre de uzak durulması gereken bu film kesinlikle Malle filmografisinin en ayrıksı durağıdır.

1963 yapımı kalbe zarar bir roman uyarlaması olan The Fire Within’i bir yana koyarsak, 60’lı yıllar genelde yıldız oyuncuların sürüklediği kitleye dönük filmlerle geçer. Viva Maria, Brigitte Bardot ve Jeanne Moreau ikilisinin, The Thief of Paris ise Jean Paul Belmando’nun varlıklarıyla değerlenen komedi soslu serüven filmleridir.

Her daim farklı deneyimler peşinde koşmayı seven Malle, 1960’lı yılları bir Edgar Allan Poe uyarlaması olan Histoires Extraordinaires ile kapatır. 40’ar dakikalık üç parçadan oluşan filmde Louis Malle, Alain Delon ve Brigitte Bardot’nun başrolleri paylaştıkları William Wilson adlı bölümün yönetmenliğini üstlenirken, Metzengerstein ve Toby Dammit adlı diğer iki bölüm ise Roger Vadim ve Federico Fellini imzalarını taşımaktadır.

1970’li yıllar tartışmalı ve iddialı iki filmle başlar: Oedipus kompleksini enseste varan bir cüretkârlıkla işleyen Murmur of the Heart ve yönetmenin 2. Dünya Savaşı’na dair ilk başyapıtı olan Lacombe Lucien. Bu filmlerin başarısı Malle’e Hollywood’un kapılarını da aralar…

Malle’in Amerika’da çektiği ilk film yine yönetmenin şanına yakışır şiddette tartışmaları beraberinde getiren ve genelevde yaşayan bir çocuğun hayatına odaklanan Pretty Baby olur.  Bu seferki skandalın sebebi 12 yaşındaki Brooke Shields’in çıplak sahneleridir. Filmin diğer yıldızı Susan Sarandon, Malle’in bir sonraki filmi ve en iyi işlerinden biri olan Atlantic City’nin de başrolündedir, bu kez dev aktör Burt Lancaster ile birlikte. Ancak Louis Malle’in sıkı bir film için ne yıldız oyunculara ne de skandallara ihtiyacı vardır. İki oyuncu ve tek mekân bile yeter filmografisine My Dinner with Andre gibi bir güzelliği eklemesi için.

Uzun lafın kısası, usta yönetmenin Amerika macerası da tek kelimeyle muhteşemdir. Ama anavatanına dönüşü daha da muhteşem olur. 1987 yılı Fransız yapımı Au Revoir les Enfants ile hem kendi filmografisinin, hem de 1980’li yılların en iyi filmlerinden birine imzasını atar. Bu dokunaklı başyapıtı 68 olaylarına eğlenceli bir bakış atan May Fools izler.

Louis Malle’in ikinci Hollywood dönemi, pek o düzeyde olmasa da en azından konusu itibariyle 1990’lı yılların Last Tango in Paris’i sayılabilcek bir tutku filmi olan Damage ile başlar. Oğlunun birlikte olduğu kadına aşık olan ve onunla tutkulu bir ilişki yaşamaya başlayan orta yaşlı bir politikacının kaçınılmaz felakete sürükleniş hikayesi, iyi bir çıkış noktasına rağmen derinliksiz bir senaryonun kurbanı olur.

1994 yılında Anton Çehov’un ünlü “Vanya Dayı” eserinden uyarlanan Vanya on 42nd Street usta yönetmenin maalesef son filmi olarak kalır. Louis Malle 23 Kasım 1995 günü Beverly Hills, California’da hayata veda eder.

EN İYİ 10 LOUIS MALLE FİLMİ

1- Elevator to the Gallows (1958)

İlklerin filmi! Öncelikle Louis Malle’in ilk filmi. İlk ve en iyi! Filme neredeyse yönetmen kadar damgasını vuran caz efsanesi Miles Davis’in ilk soundtrack çalışması. İlk ve en iyi! Bugün tüm zamanların en iyi aktrislerinden biri olarak kabul edilen Jeanne Moreau’nun ilk başrolü ve kimilerine göre Yeni Dalga akımının da ilk eseri.

Elevator to the Gallows, tüm bu ilkler eşliğinde aslında sinefillerin çok da yabancısı olmadığı bir dünyaya davet ediyor izleyicisini; kara film dünyasına! Başta Double Indemnity olmak üzere pek çok klasikten aşina olduğumuz bir üçgenle karşı karşıyayız yine: Dudaklarından dökülen her “je t’aime” uğruna ayrı bir cinayet işlenebilecek güzellikte bir femme-fatale, onun zengin kocası ve kadını elde etmek için her şeyi yapmaya hazır aşığı. Âşıkların kavuşması elbette ki zengin kocanın ölümüne bağlıdır. Ama tökezleyen bir plan ve hiç hesapta olmayan yabancılar, baş döndürücü twistlerin ve kapkaranlık bir finalin uğursuz habercileridir.

Yenilikleri ve klişeleri tam kıvamında bir formülle bir araya getiren Malle, daha ilk filmiyle en iyi örneklerinden birini hediye ettiği kara film türüne maalesef bir daha dönmedi. O, ustalığını farklı türlerdeki başyapıtlarla tescillerken, Elevator to the Gallows ise kara film hayranlarını nesilden nesile büyülemeye devam etti.

2- Au Revoir Les Enfants (1987)

1932 doğumlu Louis Malle’in, çocukluk yıllarına ve acı hatıralarına dönüş yaptığı Au Revoir Les Enfants, kişisel olduğu kadar etkileyici de bir 2. Dünya Savaşı dramı. 1944 yılında, Nazi işgali altındaki Fransa’da kiliseye bağlı bir yatılı okulun ilk günü, annesinden ayrılmakta zorlanan 12 yaşındaki Julien’in göz yaşlarıyla açılır film. Kendisinden birkaç yaş büyük dalgacı abisiyle aynı okulda olmak da bir teselli değildir Julien için. Okula yeni kaydolan öğrenciler arasında zeki ve yetenekli bir çocuk olan Jean Bonnet bazen sevgi, bazen kıskançlık duygularıyla yakınlaşacağı bir arkadaş olur Julien’e. Ancak bu yeni arkadaş aslında rahiplerin nazilerden korumak için okulda sakladıkları yahudi çocuklardan biridir.

Otobiyografik özellikler taşıyan bu olgunluk dönemi başyapıtında Louis Malle, olabildiğince yalın bir sinema dilini tercih eder. Seyirci tek bir sahnede dahi duygu sömürüsüne kaçıldığına dair bir hisse kapılmaz. Gelgelelim film, olanca sadeliğine rağmen izleyenin boğazında bir şeyler düğümlenmesine yetecek kadar vurucu bir hikâyeye sahiptir. Buna bir de meleksi bir saflığa sahip iki çocuk oyuncunun üst düzey performansları eklenince, gözyaşlarını kontrol etmenin pek de kolay olmayacağı sahneler, sinemada çocukluk dönemine dair yaratılmış en güzel eserlerden birinin unutulmaz kareleri olarak zihinlerdeki yerlerini alır.

3- Lacombe Lucien (1974)

Lacombe Lucien, Louis Malle’in 1944 Fransa’sına Au Revoir Les Enfants’tan 13 yıl önceki ilk ziyareti, filme de adını veren Lucien Lacombe ise kesinlikle Male filmografisinin en unutulmaz karakteridir.

Film, Fransa’nın güneybatısında küçük bir kasabada geçer. Babası hapse atıldıktan sonra annesi başka bir adamla yaşamaya başlayan ve kendi evinde istenmeyen adam haline gelen genç Lucien, sığınacak bir liman aramaktadır. Önce direnişçilere katılmak ister ama geri çevrilir. Bunun üzerine Gestapo’ya çalışmaya başlar. Ama bu sefer de France isimli bir yahudi kıza âşık olur…

Sevdiği kızın babası Albert Horn bir sahnede Lucien’e “Senden hoşlanmadığım gibi, nefret de edemiyorum” der. Çünkü tam da böyle bir karakterdir Lucien; ne iyi, ne kötü. Bu da filme tekinsiz bir hava katar. Lucien’in anlamsız hareketleri, bomboş bakışları başlıbaşına bir komedi unsurudur. Ama yine de bu karaktere sempati beslemek neredeyse imkânsızdır. Yine filmden bir diyalog bunun en güzel örneğidir: Babasının Lucien’den çekindiğini farkeden France kahkahalarla gülerek sorar babasına: “Ondan mı korkuyorsun?” Cevap Lucien’den gelir: “Elbette ve bunda haklı.” Seyirci Lucien’i sevmeli mi, nefret mi etmeli, ona acımalı mı, korkmalı mı karar veremeden biter film; izleyenin zihnini de, duygularını da allak bullak ederek…

4- The Fire Within (1963)

Louis Malle’in son siyah beyaz filmi olan The Fire Within, 1945 yılında intihar ederek hayatına son veren Fransız yazar Pierre Drieu La Rochelle’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmıştır. Rochelle ise bu romanı 1929 yılında intihar eden yakın dostu sürrealist şair Jacques Rigaut’un hayatından esinlenerek yazmıştır; bir gün kendisinin de aynı kaderi paylaşacağını bilmeden.

Film, her şeyini kaybetmiş alkolik bir yazar olan Alain Leroy’un uzunca bir tedavi sürecinin ardından eski dostlarına yaptığı bir dizi ziyaretten oluşur. Alain Leroy rolünde Louis Malle ile daha önce Elevator to the Gallows filminde de birlikte çalışmış olan Maurice Ronet olağanüstüdür. Filmin iki saate yakın süresi boyunca kamera önünde hep o vardır. Ronet’nin güçlü oyunu ve Malle’in hüzün dolu çerçeveleri, Alain Leroy’un yaşadığı yabancılaşmayı, izleyene de kalbinin derinliklerine kadar hissettirir. Özellikle Erik Satie şaheseri Gnossienne No. 1 eşliğindeki cafe sahnesi sinemada bugüne kadar çekilmiş ve oynanmış en etkileyici sahnelerden biridir.

Malle hayranlarının mutlak favorilerinden biri olmasına rağmen, yönetmenin en az bilinen eserleri arasında yer alan bu depresif başyapıt, sadece Malle filmografisinin değil, sinema tarihinin de saklı hazinelerinden biridir.

5- Atlantic City (1980)

Louis Malle’in Amerika’da çektiği filmlerin zirvesi olan Atlantic City, en iyi film dalında oscar adayı olmasının yanısıra, Malle’e en iyi yönetmen, ünlü oyun yazarı John Guare’ye en iyi orjinal senaryo ve bu güne dek Hollywood’u aydınlatmış en parlak yıldızlardan Burt Lancaster ve Susan Sarandon ikilisine de en iyi erkek ve kadın oyuncu dallarında oscar adaylıkları kazandıran bir Amerikan rüyasıdır.

Eski bir gangster olan ya da en azından öyle olduğunu iddia eden yaşlı Lou, bir türlü tanışma fırsatı bulamadığı komşusu genç ve güzel kurpiye Sally’e umutsuzca âşıktır. Sally ise kocası Dave kız kardeşi Chrissie ile kaçtıktan sonra tek başına hayata tutunmaya çalışan yalnız bir kadındır. Beş parasız Dave ve Chrissie çifti bir gün geri döner ve yüzsüzlüğün dibine vurarak Sally’den kendilerine kalacak bir oda vermesini isterler. Chrissie hamiledir ve Sally gönülsüz de olsa bir süre için durumu idare emeye razı olur. Dave’in amacı, Vegas’ta mafyadan çaldığı kokaini Atlantic City’de elden çıkarmaktır. Bunun için Lou’dan yardım ister. Lou ise hem Sally ile tanışmak, hem de büyük bir iş çevirmek için ayaklarına kadar gelen bu son fırsatı değerlendirmekte kararlıdır.

Bir zamanların mafya ve kumar cenneti Atlantic City’nin eski görkeminden uzak halini filmine mükemmel bir fon olarak kullanan bu melankolik eserinde Malle, acısıyla tatlısıyla hayatın kusursuz bir yansımasını sunar.

6- Murmur of the Heart (1971)

Murmur of the Heart, izlemeden önce konusunu okuyan ve doğal olarak balyoz gibi bir trajedi bekleyen sinemaseverleri tüy gibi hafif bir anlatımla şaşkına çeviren bir film. Sanatın bulaşmaya en çok çekindiği meselelerden biri olan “ensest” temasını hikayenin merkezine yerleştirip, neredeyse bir “kendini iyi hisset filmi” ortaya çıkarmak, Louis Malle’den başkasının altından kalkabileceği bir iş değil zaten.

Malle bu tartışmalı eserinde 1954 Fransa’sında varlıklı bir burjuva ailesi olan Chevalierlerin hayatından bir kesit sunuyor. Hikayenin merkezinde evin en küçük oğlu Laurent var. Eşek şakası meraklısı abileri ve ilgisiz babasıyla arası pek iyi olmayan Laurent, belki evin en küçüğü olduğu için, belki de hassas bir kişiliğe sahip olduğundan annesinin diğer oğullarından daha fazla üzerine düştüğü biricik gözdesi. Annesi de aynı şekilde Laurent’in hayatındaki en sevdiği kişi. Filmin onca gürültü koparmasının sebebi ise işte bu sevgi alışverişinin biraz fazla ileri gitmesi!

Murmur of the Heart da tıpkı Au Revoir Les Enfants gibi, Louis Malle’in yine baş karakteri kendi çocukluk anılarından yola çıkarak yarattığı bir film. Ama belirtmek gerekir ki, buradaki anılardan kasıt, Laurent’in caz merakı, edebiyat zevki, abileriyle kavgaları ve sağlık sorunları gibi kısımlar. Malle’in de röportajlarında değindiği gibi, sonrası sadece film.

7- My Dinner with Andre (1981)

My Dinner with Andre, sinema tarihinin tek mekânda harikalar yaratan filmlerinden. Kendisinden çeyrek asır önce çekilmiş 12 Angry Men ya da çeyrek asır sonra çekilmiş The Man from Earth gibi benzerlerinden en büyük farkı ise burada karakter sayısının da minimuma indirilmiş olması. Sadece iki adamın bir restoranda buluşup, yemek yiyerek, sohbet etmelerini izliyoruz iki saate yakın bir süre boyunca. Sohbetin tarafları, hem filmin senaryo yazarları, hem de karakterlere bizzat kendi kimliklerini veren başrol oyuncuları Wallace Shawn ve Andre Gregory.

Wallace bir oyun yazarı ve aktör. Andre ise bir tiyatro yönetmeni. Bir süre önce gizemli bir biçimde sanat camiasından çekilmiş. Hakkında türlü dedikodular almış yürümüş… İkili tesadüf eseri bir yerde karşılaşmış ve akşam yemeği için sözleşmişler. Tam da bu noktada eski dostu hakkındaki söylentiler yüzünden gerilen ve Andre’nin sorunlarını dinleyeceği sıkıntılı bir akşam yemeği bekleyen Wallace’ın restoranın yolunu tutmasıyla başlıyor film. Ancak eski dostların buluşmasıyla birlikte Wallace’ın da tüm endişeleri uçup gidiyor. Uzun süredir kendisinden haber alınamayan Andre başlıyor başından geçenleri (?) anlatmaya… Andre konuşuyor, Wallace dinliyor; Andre konuşuyor, biz dinliyoruz… Muhabbet ve dahi film bittiğindeyse Andre artık bizim de dostumuz oluyor; My Dinner with Andre ise geveze bir dostla tekrar tekrar buluşma yerimiz.

8- May Fools (1990)

Jean Renoir’ın başyapıtı La Regle du Jeu’da ortaya koyduğu anlatım biçimini Pierre Auguste Renoir’ın tablolarını andıran sahneler eşliğinde izleyen May Fools, Louis Malle’in baba-oğul Renoirlara saygı duruşu adeta. Ayrıca Çehovvari bir atmosfer yönetmenin birkaç yıl sonra çekeceği Vanya on 42nd Street’i müjdeler gibi. Le Charme Discret de la Bourgeoisie, Le Fantôme de la Liberté gibi Louis Bunuel klasiklerinin senaristi Jean-Claude Carrière’nin kaleminden çıkma absürt karakterler de cabası. May Fools, içinde bütün bu büyük sanatçıların eserlerinden tatlar barındıran hayli keyifli bir komedi.

Hikâyenin geçtiği dönem yine 20. yüzyılın dönüm noktalarından biri: Mayıs 1968. Paris fokur fokur kaynarken, şehrin çok uzağında bir çiftlik evinde yaşlı bir kadının ölümü farklı kuşaklardan ve sosyal tabakalardan aile bireylerini bir araya getirir; cenaze ve tabii ki miras paylaşımı için. Herkes kendi küçük hesaplarının derdinde birbiriyle didişirken Charles de Gaulle hükümetinin düştüğü ve Fransa’da devrimin gerçekleştiği haberi ortalığı hepten karıştırır…

Birbirine benzemez filmlerin birbirini izlediği filmografisiyle ünlü Louis Malle’in, Au Revoir Les Enfants gibi sarsıcı bir başyapıt ve Damage gibi bir erotik dramın arasına sıkıştırdığı May Fools tam da ustaya yakışır şekilde, ne öncüsüyle ne de artçısıyla alakası bile olmayan eşsiz bir cümbüş.

9- The Thief of Paris (1967)

Zamanında “Malle makes, Belmando takes” sloganıyla afişe çıkmış ve Fransız sinemasının bu iki dev ismini bir araya getiren ilk ve tek film olma özelliğini taşıyan The Thief of Paris, en basit haliyle “kibar bir hırsızın maceraları” şeklinde özetlenebilir. Ama genel olarak hırsızlık filmlerinde karşımıza çıkan hedeflerden daha farklı bir şeyler var burada. Değerli bir taş, paha biçilmez bir sanat eseri, bir yığın altın ya da nakte ulaşmak değil amaç; hırsızlığın kendisi!

Malle bu eserinde hırsızlığı bir tutku olarak ele almış. Ama bu durum kahramanı için somut bir hedef koymadığı anlamına gelmiyor. Baş karakter olan Georges Randal’ın daha filmin başında her şeyini kaptırdığı üçkâğıtçı amcasından alacağı intikamı dört gözle bekliyoruz elbet. Ancak Randal’ın asıl motivasyon kaynağı, intikam duygusundan öte içindeki hırsızlık tutkusu. Bu da ona soğukkanlı bir hava katıyor. Ki Louis Malle’in tavrı da başkarakterinden farklı değil. O da filminde olabildiğince sakin, mesafeli bir anlatımı tercih ediyor.

Hırsızlık temalı filmler arasında kendine özgü bir yeri olan The Thief of Paris özellikle Jean Paul Belmando’nun en karizmatik döneminde hayat verdiği başkarakteri ve esprili diyalogları sayesinde akıp giden bir film. 20. yüzyıl başı Paris’inde geçen eser, güzel kadınlar, güzel mekânlar ve güzel kostümleriyle görsel açıdan da son derece şık.

10- The Lovers (1958)

1958 yılında Louis Malle ve Jeanne Moreau’yu Elevator to the Gallows’un hemen ardından ikinci kez bir araya getiren The Lovers gerek içeriği, gerekse olay yaratan sahneleriyle yılın en tartışılan filmi olur. Zengin bir iş adamı olan kocası Henri ve kızları Catherine ile birlikte şehir dışında bir malikânede yaşayan Jeanne Tournier’in aşklarıdır filmde anlatılan. Sinemaseverler alışkındır çapkın erkeklerin maceralarını izlemeye ama bu kez tutkularına göre yaşayan kişi, evli ve çocuklu bir kadındır. Üstelik birkaç saniyenin üzerinde süren öpüşme sahnelerinin bile erotik sayıldığı bir dönemde uzun sevişme sahneleriyle şok eder Louis Malle seyircileri.

Asıl fırtına ise Amerika’da kopar. Film yasaklandığı gibi, filmin gösterildiği Cleveland Heights Art Theater’ın sahibi Nico Jacobellis kendisini bir anda hâkim karşısında bulur. Böylece The Lovers sinema tarihinden önce Amerikan hukuk tarihine geçme başarısını da göstermiş olur! Neyse ki filme yöneltilen pornografi suçlamaları Hâkim Potter Stewart’ın şu ünlü sözleriyle düşer: “Belki pornografinin ne olduğunu net bir şekilde tanımlayamam. Ama gördüğüm zaman tanırım. Bu film değil!”

Latif Güven

kumarbazbob@gmail.com

Twitter

Önceki makaleThe Traitor
Sonraki makaleSorry, We Missed You
1982 Ankara doğumlu. Sinir stres kaynağı bir mesleği olduğundan toplumsal gerçekçi filmlerle pek arası yok. Sinemayı daha çok düşler alemine yapılan büyülü kaçamaklar olarak görüyor. Bu nedenle en sevdiği yönetmen Federico Fellini olup, kendisini bulutların üzerine doğru büyülü yolculuklara çıkaran tüm filmleri tür ve yapım yılı ayırt etmeksizin bağrına basıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here