Sherlock Holmes

Sherlock Holmes

287
0
PAYLAŞ

Guy Ritchie’nin bir Sherlock Holmes uyarlaması çekeceğini ilk duyduğumda çok heyecanlanmıştım. Sevdiğim bir yönetmenin kendi tarzıyla yorumlayacağı klâsikleşmiş bir edebî figürün, aynı dönemde kaldığı halde farklı bir dinamizmle yansıtılacak olması fikri, uyarlamanın deneysel meydan okumalarına maruz kalacaktı. Kendine özgü diyebileceğimiz filmlere sahip yönetmenlerin, bu kulvarlar dışına çıktıklarına da zaman zaman tanık oluyoruz. Woody Allen’ın Match Point’i çekmesi aklıma ilk gelen örnek mesela. Fakat aynı stille, pek de tarzı olmayan bir materyal üzerinden kulvar oluşturmaya çalışanlara sık rastladığımız söylenemez. İşte Ritchie’nin Sherlock Holmes’ünden, Ritchie’nin klâsik hınzır suç yapımları tadı beklemek gibi bir şeydi bu film. Shakespeare uyarlamalarını pek çok farklı yönetmenden, değişik zaman dilimlerinde ve mekânlarda izledik. Hatta birebir uyarlamalar dışında, büyük ilham kaynağı eserlerinden temele sağdık kalan veya kalmayan başka senaryolar da türetildi. Bu Shakespeare zamansızlığının 7. sanata verdiği esin sayesinde birçok kaliteli yapıma kavuştuk. Hâl böyleyken, yani Shakespeare bile belli bir zamana ve mekâna sığmayıp tabulaşmamışken, Sherlock Holmes’ü tabulaştırmanın anlamı yok.

Bunu Sherlock Holmes sinemaya bu şekilde uyarlanmalı mıydı, yoksa uyarlanmamalı mıydı tartışmaları üzerine söylüyorum. Şu Sherlock Holmes’ü görünce geç bile kalınmış diye düşünüyorum. Onun hikâyelerini okumuş ya da sayısını bilemediğim filmlerine ve dizilerine biryerlerde rastlamış, bu sayede zihninde sınırları çizili bir Holmes imajı oluşturmuş seyirciyi sarsacağı muhakkak. Mühim olan, o sarsıntıdan rahatsız mı yoksa hoşnut mu olunacağı. “Sherlock Holmes Hollywood’da” fikrinin uyarlamalar konusunda hassas kimseleri tedirgin etmesi de doğal. Ama bu kadar katı olmayıp geniş düşünmesine rağmen Hollywood sınırları içinde Sherlock Holmes’ün uyarlanmasından değil, uyarlanış biçiminden memnun olmayanlar da çıkabilir. Yani bu yeni Holmes’ü sevmek kadar, ondan nefret etmek de mümkün.

“Nasıl bir Sherlock Holmes istersiniz” sorusunu Guy Ritchie ve kurt yapımcı Joel Silver’ın ellerine teslim edip, oyuncu kadrosunu da sağlama alınca blockbuster kaçınılmaz oluyor. Sherlock Holmes’ün böyle bir cilâya ihtiyacı vardı bana kalırsa. Aslında daha birçok edebî eserin ve karakterin de var. Onları kendi zaman, mekân ve kostümlerinde 2000’lere taşımak ve metaya dönüştürmek mümkün. Her şeyin romanlarda ve hikâye kitaplarında kalmasını bekleyemeyiz. Okumayı sevmeyen bir nesli böyle avutma, onları ticarî açıdan görsellikle ve popüler unsurlarla tavlama ucuzluğu kadar, çoktan okunmuş sevilen bir eseri veya karakteri beyaz perdede kanlı canlı görme beklentisi de göz önüne alınabiliyor. Filmlerden sonra kitaplara ilgi duyan yeni nesile okuma alışkanlığı kazandırması bakımından Harry Potter serisinin yaptıkları dikkate değer. Yine de birebir uyarlama veya sadece esinlenme de olsa, senaryo ve yönetim olarak belli bir itinayla elden geçirilmiş, popüler isimlerin, yapımcı ve yönetmenlerin omuz verdiği uyarlamaların dolaşıma sokulmasında bir sakınca olmamalı. İşte Ritchie’nin Sherlock Holmes yorumu bu tartışmaların odağında birtakım klişelerine, mantık hatalarına rağmen kendini izleten başarılı bir macera olmuş bana göre. Hatta bir ara Hercules Poirot’yu da benzer formatta sahalarda görmek isterim.

İçine Robert Downey Jr. kaçmış Sherlock Holmes, Jack London tasvirlerinden nasibini almış, Jack Sparrow fırlamalığından etkilenmiş, fakat üstün Holmes zekâsını da (bazen aşırılaştırarak) layığıyla taşıyan bir tasarıma sahip. Pejmürde görünümünü, pek bilmediğimiz bazı özelliklerini öne çıkararak yenilemek suretiyle zihinsel olduğu kadar fiziksel olarak da bir deli dâhi karizması yaratılması filme büyük avantaj sağlamakta. Diğer yandan, edebî bir karakter olarak üzerine yapışmış olası hımbıl imaj yerine (ki birçok hikâyesinde bende uzun süre böyle bir imaj oluşturmuştur kendisi) bir Indiana Holmes – Sherlock Sparrow karması maceraperest bir jön haline getirilmesi her ne kadar bu tip karakterlere meraklı seyircilerin hoşuna gitse de, sadık Sherlock Holmes okuyucularının burun kıvırmasına yol açabilir. Yer yer fazlaca göze batan Holmes detaycılığına rağmen, günümüz kriminal senaryo mantığına meraklı seyirciler için bu detaycı yaklaşım çok keyifli anlar barındırmakta. Üstelik mantıklı veya mantıksız, tüm bu ayrıntıların birbirine bağlanış şekli müthiş bir senaryo enerjisi taşıyor. Birtakım fantastik gerekçelerin ardına sığınacakmış gibi yapıp, onları bu enerjiyle iyi kötü gerçeğe büründürebiliyor. Holmes’ün de dediği gibi “sihir yok!” İzlerken doğruluğundan emin olmadığımız bazı bilimsel izahlar kafa karışıklığı yaratsa dahi, filmin dinamizminden kredi eksiltmiyor. Sadece hikâyenin leziz polisiye örgüsünün sonlara doğru neredeyse dünyayı kurtarmaya doğru ilerleyen klişe serpiştirilmiş gidişatı bir nebze rahatsızlık yaratabilir. Fakat belki biraz da bu sayede, sinyalleri günümüze uzanan politik bir taban ve devam filmine olanak tanıyan bir gizem oluşturulmaya çalışılmış. Zaten yapımcı Joel Silver’ın (Matrix, Lethal Weapon ve Die Hard 1-2 serileri, V For Vendetta, Speed Racer, RocknRolla) koltuk çıktığı böylesi bir yapımın devamının getirilmeme ihtimali zayıf.

Robert Downey Jr., Iron Man’den sonra Sherlock Holmes ile de Hollywood’daki konumunu sağlamlaştırıyor. Onun milyon dolarlar getirecek bir yatırım aracı haline gelmesi ile aktörlüğü arasında süren tartışmalar her yeni Iron Man ve Sherlock Holmes filminde konuşulacak. Süper kahraman olarak maskesinin dışında karizma sağlamış, iz bırakabilen fazla isim yok. Bir sürü aktör Batman oldu. En iyisi kabul edilen Christian Bale bile Joker’ın önüne geçemedi. Tobey Maguire, Spiderman olarak bir saniye bile karizmatik veya güçlü bir oyuncu gibi görünmedi bana. Superman, Christopher Reeve’den beri hiç kimseyle özdeşleşemedi. Onun da kostüm dışında Clark Kent gibi özelliksiz, ruhsuz bir yanı bulunmakta. Hulk, X-Men kişileri, Fantastic 4 vs. hiç girmiyorum. Yani bunların arasında Downey Jr.’ın Tony Stark ışığını yakalayabilmiş pek kimse yok bana göre. Hatta Stark’ın çoğu kez Iron Man’in önüne geçen şeytan tüyü, beyaz perdeye çok güzel yansıyor. Bunda soğukkanlı, alaycı ve belli yüz ifadeleri dışına çıkmayan Downey Jr.’ın kendine güvenli, bu sayede doğal görünen oyununun payı çok fazla. Bu doğallık ve yüz hatları sayesinde komediye olan yatkınlık, gerek Stark, gerekse Holmes gibi dengede durması gereken roller için çok müsait.

Aynı şekilde Holmes’ün hikâyelerinde önemli fonksiyona sahip Watson için Jude Law’ın düşünülmüş olması da iyi fikir. Burada Holmes ve Watson arasında kurulan tamamlayıcılık kadar, fiziksel anlamda da bir denge mevcut. Aynı şekilde Guy Ritchie’nin sevdiği, bize de sevdirdiği Mark Strong’u filmin kötü adam Lord Blackwood olarak izlemek yine zevkti. Sadece Rachel McAdams’ın Irene Adler rolü için oyunculuk olarak henüz bu rollerin kadını olmayışı, fiziksel olarak da fazla çıtı pıtı duruşu göze batıyor. Belki de bu yüzden Holmes ve Irene arasındaki muğlaklık çeşitli açılardan beklenildiği etkiyi uyandırmıyor. Yeşil ekran tekniğinin nimetlerinden gayet pozitif biçimde faydalanılmış olması yanında mekân, kostüm ve atmosfer olarak zengin içeriğini çarpıcı biçimde yansıtıyor film. Tüm bu unsurlarla Londra kasvetine inandırıcı bir boyut katıldığını hissettiriyor. Bazı anlar dışında Guy Ritchie filmi olduğu pek anlaşılmayan Sherlock Holmes, kostümlü dönem yapımlarının ve sararmış sayfalardan okunan Holmes hikâyelerinin baskın havasını, günümüz gişe garantili Hollywood gerekleriyle buluşturmaya çalışan bir film.

Bunda ne derece başarılı olduğunu veya olamadığını, bu tip uyarlamalara karşı alınan tavırlar belirleyecektir büyük ölçüde. Tavrını ve tarzını Hollywood’a girerken bırakan pek çok yönetmenin tersine, Ritchie kendine ait olmayan senaryoyu filme alırken, kendine ait bazı şeyleri (hızlı kurgu oyunları, ağırçekim detaylandırmalar, absürd soğukkanlılıklar vs.) eklemeye çalışsa da, bir Guy Ritchie filmi olamayacak kadar “büyük” bir film olmuş Sherlock Holmes. Lâkin şikayet edilecek bir büyüklük de yok. “Büyük” olup, “hantal” olmamak da önemli. Okuma zevki veren Holmes öyküleri, artık seyir zevki de verecek büyük ihtimalle. Bu durum kimilerini rahatsız, kimilerini memnun edecek. Devam filmi mantığı büyük hedefleri de beraberinde getirir. Önüne konmuş yüksek çıtayı aşmak için 2. ve 3. filmlerin çok kastıklarına, strese girip saçmaladıklarına tanık olduk. Keşke Holmes bu ilk ve tek filmle kalsa ama ok yaydan çıktı. En azından finale devam filmini merak ettirecek mühim kırıntılar konmuş. Holmes zekâsını bir süreliğine de olsa atlatmayı başarabilmiş ve yakalanmamış karanlık bir adamın varlığı bile yeterli. Beklentimiz, daha çok akıl oyunlarından ibaret zeki bir macera izlemek yönünde. Ama beklentimiz naif bir Sherlock Holmes hikâyesi olmayacak. Çünkü bu Holmes, artık başka bir Holmes.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleJaco Van Dormael Röportajı
Sonraki makaleHasan Hüseyin Akkaş
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK