Bothersome Man

Bothersome Man

364
0
PAYLAŞ


Dikkat! Bu yazı spoiler içermektedir.

Aydın İşitemiz : Filmin son derece sağlam bir modern hayat ve iş hayatı eleştirisi olduğu su götürmez. Modernleştikçe ruhsuzlaşan hayatlar, insana insan olduğu için değil, sadece yaptığı iş için değer veren insanlar, son moda eşyalarla donatılmış, steril evler. Hemen her insanın uzaktan sahip olmak isteyeceği imkanlar. Ama bunun ötesinde, parmağı kopan, trenin altında kalan bir insana “Cumartesi günü, yemeğe gideceğiz” diyebilen ya da “orada öyle oturamazsın” diyebilen ruhsuz insanlar. Birlikte yaşadığı insandan ayrılmak istediğini söylediğinde “Cumartesi misafirler gelecek, o güne kadar ayrılmazsan çok iyi olur” gibi bir cevap verebilecek kadar tüyler ürperten bir soğukluk. Ne yedikleri yemeklerde ne de sevişmelerinde bir ruh kalmamış. Aşık olduğu kız için, diğer erkeklerden hiçbir farkı yok. Çünkü kimsenin kimseden farkı kalmamış. O gittikten sonra onun bıraktığı hayatı, kaldığı yerden devam ettiren bir başka piyon.

Filmde hoşuma giden şeylerden biri de, “Çocukları özledim” sözünü duyana kadar, çocukların ne kadar yerinin belli olduğunu hissetmemem, ama bu sözü duyunca, “hakikaten ya, bu ne kasvettir” diyecek kadar boğulmuş olduğumu hissetmemdi. Aynı şey, her gün o gri şehre doğan güneşin ne kadar yapmacık olduğunu, kazdıkları yerin ucunda çıktığı evdeki güneşi görünce anladım. Pırıl pırıl saf bir güneş. O evin içindeki o samimiyet o şehrin hiçbir yerinde yok. Bunun yanında insanların uyanmalarını istemiyorlar. Sanki birinin onları bu modernlik çılgınlığından uyandırmasından korkar gibi, gözü açıldığı an otobüse bindirip gönderiyorlar. Yediği yemekleri bir iki kez koklaması enteresan gelmişti. Ayrıca davetli olduğu bir akşam yemeğinde kendisine uzatılan şeyin ne kadar sevimsiz olduğunu düşünmüştüm içimden. Tünelin ucunda bulduğu keke nasıl yumulduğunu görünce bunu tek düşünenin ben olmadığımı anladım.

Osman Danacı : Söyleyecek o kadar çok şey var ki… Nereden başlamalı, nasıl anlatmalı? Bütün tespitlerine katılıyorum. Aklıma ilk geleni söyleyeyim. Diğerlerini de akışına bırakalım. Tünelin sonundaki pastanın tadını damaklarımda hissettim. Hem de çok güçlü biçimde. Çünkü film izleyeni buna öylesine hazırlıyor ki, uzun zamandır böylesini görmedim. Parfume filmi tamamen koku üzerine bir film iken, neredeyse hiç bir sahnesinde koku duyamadım. Den Brysomme Mannen’deki o sahne ise bana o pastanın tadını öyle bir duyumsattı ki iyi sinemanın büyüsüne milyonuncu kere yeniden aşık oldum…

Melih Tu-men : Çocuk olmayışının nedeni burasının Cehennem olması. Çocuklar masumdur, genel inanışından yola çıkarak çocuk yok tabii etrafta. Öte yandan, filmde acı duygusu (duygu var mı en başta?) yok. Parmaklar kopuyor, trenler sürüklüyor, bizimkine hiçbir şey olmuyor. Acı yok, her dediğine itaat eden bir eş var, güzel bir iş, konforlu bir hayat. Ne bu? Oh, Cennet gibi mübarek.

Anlatılan şehrin günümüz Avrupa’sı olduğu aşikar da, tamamen yerildiğini düşünmüyorum yine de. Kazıyarak ulaşılan noktada renk var, “hayat” var, ama ona ulaşmak için biraz açgözlü olman lazım. Üstelik, burada sana kötü davranılmıyor, yani öteki tarafa geçmek senin vereceğin bir karar sadece. O pasta, yasak elmaya benzemiyor mu sizce de?

Bir de kazı sahnesini görünce aklıma hemen tabut gelmişti. Bir tabutun içinde ne kadar hareket edebilirsek, Andreas da o kadar zorluyor şansını. Sonuçta tabut onun ölçülerine göre yapılmış, o ölçülerin dışına çıkmak da ne demek…

Çetin Baskın : Andreas nereden geliyor?

Kim bilir belki de bir göçmendir Andreas… Tüm duygularını geride bırakarak gelmiştir…
İsveç ya da Norveç fark etmez sonuçta İskandinav ülkelerinin refah düzeyi, modernliğin hangi safhasında olduğu malûm. Yönetmenin Andreas vesilesiyle bir prototip yarattığı ve bunu modernizmin sözde en üst seviyesine ulaşan insanlığın ortasına sanki oraya fırlatılmış bir vaziyette bıraktığı besbelli. Dün Kubrick’in 2001: A Space Odyssey filmini izlerken yine Nietzsche ‘nin de kaynaklık ettiği ilkel, modern ve nihayetinde üst insana ulaşmak için uğraş verilen bu üç seviyenin sonunda insanın yine en başa en ilkel duruma cenin pozisyonuna geçtiğine şahit oluyorduk. Bu da hâliyle insanın en ilkel en içgüdüsel isteklerinin vazgeçilmez olduğunu gösteriyordu. Cenin ve pek tabii ki ana rahmindeki bu pozisyon aslında bu filmde de mevcut. Andreas vajinaya benzer çatlağı delip içine girdiğinde orada huzur buluyor ve oraya sızan ışıkla, dışarı çıkma arzusuyla karşılaşıyordu. Hatta buradan ben Aşk Zamanı filmiyle bile bağlantı kurulduğunu -en azından şahsi olarak- düşünüyorum. Hem filmde kulaklarımıza çalınan Nat King Cole parçasıyla hem de Mr. Chow’un tüm derdini, aşkını her şeyini fısıldadığı o delik vesilesiyle.

Filmin sonunda Andreas’ın bırakıldığı yer sanki bir boşluk yada hiçlik mekanıydı.

Genel olarak İskandinav yada Avrupa ülkeleri böyle soğuk ve mat bir şekilde devamlı tasvir ediliyor. Aki Kaurismaki’nin bütün filmleri aynı soğukluktadır mesela. İnsanların soğukluğu filmin görselliğine işlemiş gibidir. Bir diğer örnek de yine Barış’ın sitede kritiğini yazdığı film Falscher Bekenner’de verilebilir. Yine Avrupa menşeli bu film bir o kadar mat ve karamsar bir tablo çiziyor.

Aydın : Çetin, şu cenin pozisyonu mevzu ve vajina ile ilgili tespitin, çok ilgimi çekti. Hiç bu yönden düşünmemiştim. Sahiden o eve girişi doğumu anlatır gibiydi. O halde filmin sonunda otobüsün arkasındaki cenin haliyle de yeni hayatı simgeliyor olabilir. Bence bu filmin daha söylediği çok şey var. Tekrar izleyip netleştirilemeyenleri oturtmak lazım. Ama Barış’ın dediği de doğru. Çok fazla da öküz altında buzağı aramamak da gerekir. Sanırım şu tavandaki yüzlerce ampul falan bir anlam içermeyen sahnelerdi.

Osman : Hepinizin yazılarını okuduğumda Nasrettin Hoca misali “sen de haklısın” diyesim geldi. Gerçekten yerinde tespitler. Aralarda pek ihtimal vermediklerim de yok değil. Ama bu iş tespitle mespitle olacak gibi görünmüyor. Karşımızda öyle bir film var ki, hepimiz oturup birer inceleme yazsak, kimbilir ne kadar farklı cümlelerle engin sulara açılacağız. Yönetmenin akıl oyunları, akıl almaz kervan geçmez bir çölden, ser koklatmaz sır vermez bir ayaza uzanan ayrıntılar yığınından mürekkep. Cevaplar senarist Per Schreiner’da diyeceğim ama artık senaristten, yönetmenden çıkmış, gitmiş, aşmış bir film bu…

İlk Matrix, hazırladığı mükemmel soruları sorup, cevaplara sıra geldiğinde dünyayı kurtarmaya soyunarak hakkında kurulmuş olağanüstü teorileri bir çırpıda silip attı. Şu sıralar benzer teoriler Lost için çarkları döndürmekte. Bu satırlarda Memento’nun adının geçmemesi de olmaz bana göre. Her ne kadar hamurunda fantastik unsurlar bulunmasa da bence hâlâ çözüme ulaşmamış teorileri, her bünyeye göre farklılıklar gösteren yorum yelpazesi ile düpedüz bir zihin-kurgu filmidir. Ve Den Brysomme Mannen’in yanına pek bir yakışır. Memento’nun iki ucu kapalı bir kısır döngü içinde bilinç sınırlarını zorlayan, kabına sığmaz biçimde arzettiği görüntünün bir benzeri, bu kez iki ucu açık Den Brysomme Mannen’de kendini buluyor. Bu film öncesi ve sonrası olan bir film. (Sırf bu sebepten, umarım Hollywood’un eline geçmez.) Schreiner aksini iddia ederse bilin ki film onu bile aşmıştır. Tam tersi Scheiner’in birinci ağızdan çıkma teorileri varsa siz duymak ister misiniz? Ben şu saatten sonra istemem. Bu böyle kalmalı. Memento her defasında yeni şeyler söylüyor bana. Den Brysomme Mannen de öyle. Evet Den Brysomme Mannen’in bir öncesi, bir de sonrası var. Ama ben bunu bilmeyi o kadar da arzu etmiyorum. Çünkü elimizdeki o kadar çok şey söylüyor ki, söylemedikleri arasında söylenmesini istemediklerimiz olma ihtimalini kaldıramayabilirim. Yani Pre-Den Brysomme Mannen ile Post-Den Brysomme Mannen beni bu halimle kabul etmeyebilir, değişmemi isteyebilir, her gün “seni seviyorum” lafını duymak isteyebilir. Oysa benim sevdiğim DBM bir tane… Ben onu bit yenikleriyle seviyorum.

PAYLAŞ
Önceki makaleChloe
Sonraki makaleLooking for Eric
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK