Reconstruction

Reconstruction

529
0
PAYLAŞ

reconstruction

Tanışma, yakınlaşma, umutlar, iltifatlar, içilen kahveler, gülüşmeler ve sonrasında gelen tok bir hoşça kal. Başlangıçlar ve sonlar, aşklar ve terk edişler… İşte Reconstruction’ın izleyicilere vaat ettikleri. Ani yükselişler, sersemletici çakılışlar ve yitip giden aşklar… Unutulan ve çok sonraları akıllara gelen sevgililer ya da hiç olmayan, sadece düşlerde yaşanılan rüya gibi ilişkiler… Ve şu an, işte tam hoşça kal dediğim an… Biraz büyü biraz da duman. Aşıkların çarpışmasının başladığı yer… Evet, işte o dipsiz kuyu kapılarını açıyor ve kurgunun karşı konulmaz cazibesi bizleri içeriye alıyor. Aklı, önyargıyı, bilinen gerçekliği ve maskeleri bir kenara bırakıyoruz ve kurgunun içimizi delip geçmesine izin veriyoruz. Çılgınlığın son noktası belki de… Kurgunun masasına bedenlerimizi bırakarak, yeniden ve yeniden kurulan hayatların gönüllü köleleri oluyoruz. Aşk ve veda… Evlilik ve ihanet… Suç ve ceza… Düş ve gerçek… Gündüz ve gece… Biraz büyü biraz duman… Yeniden kurgulanan ve kaybolup giden düşler, ya da gerçekler…

Hilton’ın steril ve son derece şık süitlerinden, küçük izbe bar köşelerine süzülen yalnızlıklar ve gecenin karanlığında fısıldanan yalan sevda sözcükleri… Seni seviyorumların, aslında elveda sevgilime dönüştüğü, sıkı sıkı sarılmaların aslında ayrılık habercisi olduğu ve kafamızdaki klişelerin yerle bir edildiği bir parodiden ibaret izlediklerimiz. Neden acıtıyor? Esasında bu soru üzerine yoğunlaşmalı. Sinemada bilinen gerçeklik, yönetmenin kendi kafasındaki gerçekliğe göre kurgulanırken, evrim geçirirken, izleyici gittikçe daha edilgen bir konumda bırakılırken neden her şeyi çaresizce kabulleniyoruz? Kabullenmek belki de daha basit geliyor. Ya da ağlanacak kadar çaresiz, dokunulamayacak kadar narin doğamızda aramalı sorunun cevabını… Yoksa Adem ve Havva’ya mı dönmeli yeniden? Christoffer Boe arzulanan kadının görüntüsünü bile değiştirmezken, arzunun nesnesinden çok, arzu edilen şeyin önemini de vurgulamıyor mu dersiniz? Sevgiliden çok, sevgi değil mi aradığımız? İhanetlerin arkasına gizlediğimiz, evliliklerle etrafına duvarlar ördüğümüz, kaçmasın diye onu zincirlere vurduğumuz, otel odalarında bıraktığımız, önüne dünyanın malını mülkünü serdiğimiz ve çevresinde pervane olduğumuz sevgi değil mi? Nietzscheci bir yorumla insanların bütün sevgisi kendisini sevmesinden dolayıdır dersek fazla mı ileri gitmiş oluruz? “İnsanlar arzu etmeyi sever, arzu edilen şeyi değil.” diyen Nietzsche, filmde Alex’in durumunu özetlemiyor mu dersiniz? Simone ve Aimee aynı bedeni paylaşıyorken, Alex niçin güvenilir ve kolay elde edilebilecek Simone yerine, gizem ve karamsarlıktan yana meyleden evli Aimee’i tercih ediyor?

Metroda ilk karşılaşma, ilk fark ediş ve ilk kaybediş… Boe bu sahnede filmin başında sigara numarasıyla da hatırlattığı kurguyu gözler önüne seriyor. Alex’in Simone’dan ayrılışının hemen arkasından Aimee’yi fark edişi ve Boe’nin bir ayrılığı, bir başlangıç gibi kurgulayışı… Bir sondan yarattığı bir başlangıç… Biraz büyü biraz duman hepsi bundan ibaret. Bırakılan ve peşinde koşulan aslında aynı şey. Seyircinin kendi kafasındaki gerçeklikle yönetmenin kurguladığı gerçeklik farklı sadece. Bir gece metroda alınan karar Alex’in tüm gerçekliğini değiştirirken, bizden de buna ayak uydurmamız ve oyunu yönetmenin kurallarıyla oynamamız isteniyor. Biz bunu yapamadığımız için belki de film ilerlerken donup kalıyoruz. Oysa Alex’in değişen ve artık içinde Aimee’den başkası olmayan tek kişilik yaşamı yeniden kurgulanan ve kabuk değiştiren filmin tek gerçekliği. Diğer yaşananları geride bırakamayıp yeni gelişen olayları eskilerine göre yorumladığımızda ise, sorunlar baş göstermeye başlıyor. Oysa izlediğimiz sadece bir filmden ibaret, bir yaratı. Yaratıcısının kurallarıyla şekillenen bu yaratıda bizler sadece olup bitenin farkında olmaya çalışan birer alıcı konumundayız. Fransız Yeni Dalgası’ndan, en çok da Serseri Aşıklar‘dan besleniyor belki de Reconstruction. İzleyiciye bir film izlediğini sürekli hatırlattığı gibi, bütün kurallardan bağımsız bir de aşk hikayesi anlatıyor. Bir bilinçaltı serüvenine, bir düşsel yolculuğa ve bir kayboluş hikayesine bizi ortak ediyor. Karakterlerin ağzından yapılan alıntılar gibi, izlediklerimizin kurmaca olduğunun altını çizen krokiler, sürekli hikayenin önüne geçercesine gözümüze sokulan ışık tercihleri, sabit bakışlar, ilginç kamera açıları ve deneysel sinema adına akla gelebilecek pek çok şey filmin içerisinde mevcut. Hiçbir zaman Boe aşkın hallerini ve tutkunun nesnesini anlatmıyor, ama basit öyküleme ve kurgulama tekniğiyle de bu çok eski konuyu can acıtacak şekilde formüle ediyor. Bir erkek, güzel bir kadın ve aşk… Arka planda bu hüzünlü tabloya eşlik eden Adagio for Strings ve maviler, kırmızılar, öpüşmeler, bakışmalar ve sonrasında gelen yalnız, yapayalnız bir adamın sahneden çekilişi… Tıpkı In the Mood for Love’ın ıska geçen aşıkları gibi, tıpkı Leaving Las Vegas’ın hiç yaşanmamış o büyük aşkı gibi, tıpkı Serseri Aşıklar‘ın kalıplara sığmayan ve sinema perdesinden taşan haşarılığı gibi başka bir aşk Reconstruction’daki aşk… Aslında her şey August’un kalemiyle başlıyor ve sonlanıyor, ama hikaye onun kaleminden çıktıktan sonra herkesin düşünde şekil değiştiriyor. Alex’in düşü, Aimee’nin düşü olurken, ihmal edilen seni seviyorumlar ihanetin kapısını aralarken kurgunun cambazlığı da kendini gösteriyor. Bir an için bizde inanıyoruz Roma’ya bir biletimiz olduğuna, Aimee’nin Alex’i tercih ettiğine ve Alex’in bu fırsatı da harcamayacağına. Ama August’un kalemi bir kez daha devreye giriyor ve izlediğimizin aslında bir yaratıdan ibaret olduğunu hatırlatıyor bizlere. Aslında bu filmi Adem ve Havva’dan beri yüzyıllardır izliyoruz. Hoş, izlememize de gerek yok. Hepimiz biliyoruz zaten. Kolektif bilincimizin getirdiği bir çeşit algılama meselesi. Bir erkek, güzel bir kadın ve aşk… Biraz büyü biraz duman…

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleIf I Want to Whistle I Whistle
Sonraki makaleFrom Hell
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK