In My Father’s Den

In My Father’s Den

567
0
PAYLAŞ

“Bir gün, dünyanın ucundaki bir şehirde deniz çekildi ve bir daha geri dönmedi.”

Memlekete dönüş hikayeleri hep hüzünlüdür. Büyük şehrin insanı yutan telaşı, doğup büyüdüğümüz, ilk kez aşık olduğumuz, ilk kavgamızı ettiğimiz, yaramazlıklarımızı yaptığımız bir köyün, bir kasabanın, bir ilçenin veya daha küçük bir vilayetin içimizi yakan huzurunu aklımıza bile getirmez. Kısa süreli de olsa oraya yapılan ziyaretlerde yolda yürürken 20 metrede bir gördüğümüz insanlara selam verir, bazen durur konuşur, bazen de oturur geçmişin tozlu sayfalarını çevirir hüzünleniriz. Geçen zamanın insanların yüzlerine, huylarına ne kadar etki ettiğini görür şaşarız. Küçücük çocuklar kocaman adam olmuşlardır. Kocaman adamlar ise toprak… Belki ağaçlar değişmez. Göller, nehirler, ovalar, yaylalar. Ama müzik hep aynıdır. Sadece artık bize hissettirdikleri üzerinde belki ufak tefek oynamalar olmuştur. Ama hiç değişmeyen bir şey daha var. O da geçmiş! Baba ocağına, memlekete dönüş, geçmişe, onun açtığı veya sardığı yaralara dönüştür. Her ne yaşandıysa, sokağa çıktığınız vakit o herkesin birbirini ismen veya cismen tanıdığı küçük yerde onunla bir şekilde yüzleşme ihtimaliniz vardır. Geçmişle yüzleşmek, onu karşı kaldırımda görmek, onunla selamlaşmak, oturup konuşmak ya da geçmişten nefret etmek insana yaşadığını daha bir hissettirir. Geçmiş insanı besler, büyütür. Doktor, avukat, hamal, katil de olsa onu hayata hazırlar. Geçmişin başarıları iyidir güzeldir de, ya hataları? O geçmiş, kocaman bir sandıktır. Sandık imgesi, açılıncaya dek bir sır olarak kalmış bir dolu yaşanmış hikayeyi barındıran o gizemli büyük kutunun sürprizlerini ne de güzel betimler.

In My Father’s Den, geçmişe ait bir sandık. Nasıl anlatmalı, neresini irdelemeli? Hani desek ki; “Ödüllü savaş fotoğrafçısı Paul Prior, babasının ölümü üzerine memleketi olan bir Yeni Zelanda kasabasına gelir. Bir zamanlar babasının kendini herkesten soyutladığı evinde tek başına kalmaya başlar. Kardeşi Andrew, onun eşi Penny ve oğulları Jonathon kendi çiftliklerinde sakin bir yaşam sürmektedirler. Paul’ün eski kız arkadaşı Jackie ise artık olgun bir anne olarak karşısına çıkar. Celia adında lise öğrencisi garip bir genç kız da, Paul’ün kaldığı evi sık sık ziyaret etmektedir. Ona hayran olduğu bellidir. Zamanla Paul ve Celia arasında bir dostluk filizlenmeye başlar. Fakat geçmişe ait sırlar, hepsi için trajik sürprizler hazırlamaktadır.” Bu özetin kime ne faydası olur? Böyle özetler bile bir insanı o filmi izleyip izlememesi yönünde etkileyebilirken In My Father’s Den için bu özetin hiçbir anlamı yok. Hatta çoğu insan bu özeti okuduktan sonra “evet şu şöyle, bu böyle olacak, sonunda herkes mutlu ya da herkes mutsuz olacak” diye tahmin yürütebilir. Baba-oğul meselesi hakkında da söylenecek pekçok şeyi söyledik. In My Father’s Den, bir babanın karanlık ve gizemli yönüne daha yakın bir film. Hani Pearl Jam’in sesi Eddie Vedder’in Alive ve nicesinde tasvir ettiği baba figürüne benzer biçimde. In My Father’s Den acelesi olmadan, sakince, sıkıcı kasaba atmosferiyle biraz da iç karartarak, tüm taşlarını tahtanın üzerine dikkatle yerleştiriyor. Yazarken ikide bir tıkanıyorum. Çünkü anlatması pek kolay olmayan bir film. Yukarıdaki özete bakarak pekala kolay olabileceği izlenimi uyandırsa da, kısa kesip sözü filme bırakmak en iyisi diye düşünüyor insan. Çünkü karakterler hakkında yapacağınız yorumların bir çoğu bazı sürprizleri bozma tehlikesi taşıdığından, henüz görmemiş ama görmeyi planlayan insanları o kırılgan dokudan uzaklaştırabilir. Filmi gereksiz yere ileri sarabilir ya da dramatik virajlara karşı önlem aldırabilir. Oysa In My Father’s Den önlemsiz, habersiz, hazırlıksız izlenmeli.

Pulitzer ödülüne layık görülmüş savaş fotoğrafçısı Paul Prior’ın (bu meslek de fikir olarak filmin bünyesine uzak gibi gözükse de, aslında çok anlamlı bağdaştırmaları da akla getirebilir) memleketine dönmesinin ardından, aradan geçen yılların eskiden tanıdıklarıyla olan ilişkilerini ne denli uzağa düşürdüğünü, ama bir yandan da o malum sırrın da etkisiyle yarattığı tedirginliği çok ustaca aktarıyor. Kim bu insanlar, geçmişte aralarında neler olmuş, neden Paul’ün geri dönüşü onları az da olsa huzursuz ediyor? Bu soruları ilk anda sordurmadığı, sessizce bir geri dönüş öyküsünün akışına kapılan insanları sade bir anlatımla resmettiğinden olsa gerek, adım adım bir bilinmezliğe doğru kapıp götürüyor. Baş kahramanımız olarak Paul, yavaş yavaş geçmişin karanlığında olup bitenleri anlamaya, araştırmaya çalışırken haliyle biz de onun bildikleri ve bilmediklerini paylaştığımızı sanıyoruz. Ama kahramanımız deyip bağrımıza bastığımız Paul bile bizlerden bir şeyler saklıyor. Böylece içine düştüğümüz yalnızlık hissi biraz daha artıyor. Paul’ü anlıyoruz. Çünkü o bize sönmüş bir baba ocağına geri dönüşün yaşatacağı bunalım duygusunu kusursuzca sunuyor. Ödüllü bir fotoğrafçı olmanın kasıntılığını hafiften hissettiren, savaşın ortasında şahit olduğu kareleri yüreğine gömmeye çalışmış, o acıları da yüzüne kazımış bir adam. Grozny’de elde ettiği hayati bir bilgiyi kullanmaya vicdanı el vermeyen, ama bu bilginin bir şekilde öğrenilmesiyle bir katliamın yaşanmasına seyirci kalan Paul, kendisine verilen Pulitzer’i reddedecek kadar da idealist. Böyle bir küskünlükle dönmek durumunda kaldığı baba ocağında karşılaştığı davetsiz misafir Celia ile olan aşamalı arkadaşlığı filmin en sıcak sohbetlerini de beraberinde getiriyor. Karanlık babanın kendisine kurduğu sığınakta geçirilen Janet Frame, Albert Camus kitapları Patti Smith – Horses albümünün de bulunduğu plak arşivi arasında rüyalarla, hayallerle örülü özlem dolu saatler. Ama adam gibi bir dramın böylesi büyülü dostluklar için acı sürprizleri hep cebindedir. Zalimce bedel ödetmeye çalışır. Neyse, ne kadar çok konuşursak, filmi o kadar ele vereceğiz gibi geliyor. Paul rolünde Matthew Macfadyen gerçekten çok iyi. Belki de hayatının rolü budur bilemeyiz. Dengeli, nerede patlayıp nerede söneceğini bilen, ama hep bezgin, hep yorgun… Bosna, Raunda, Ortadoğu tozu yutmuş bir savaş muhabiri nasıl olmalı ise öyle. Baba ocağında güvende olduğunu hissetmek, geçmişin kendisine hazırladıklarıyla pek de mümkün olmuyor. Trajediyi mıknatıs gibi üzerine çekiyor adeta.

“Bir gün, dünyanın ucundaki bir şehirde deniz çekildi ve bir daha geri dönmedi.” Tipik bir ergen bunalımı içindeki Celia ise gerçekten çok özel bir kız. Film, onun yerel gazeteye katıldığı kısa öyküsünden alınan bu cümlelerle açılıyor. Öykü satırlarını film içinde ara ara duyuyor, bu şiirselliğe teslim oluyoruz. Paul’e karşı duyduğu hayranlık, bize başta normal gözükse de, Celia için Paul’ün, Paul için Celia’nın kim olduğu, gerçek yaşamda belki daha da trajik örneklerini gördüğümüz, kaderin çözülmesi imkansız bulmacalarından biri olarak yürekleri yakıyor. Bu nasıl talihsizlik diye isyan edesi, bu ne biçim adalet diye sesini yükseltesi geliyor insanın. In My Father’s Den, Yeni Zelanda’lı yazar Maurice Gee’nin romanından uyarlanmış. Ne romanı! İnsanın hayatı zaten bir roman iken bu gerçeğin ta kendisi. Gerçek hep tatlı, hep işleri yoluna koyan, hep sizi daha iyi adam eden bir olgu olmuyor. Gerçeğin acı olanı, Celia’nın öyküsüne benzer bir hayal alemine duyduğumuz özlemi körüklüyor. Daha iyi bir yaşamı hak eden milyonlarca genç gibi onun da küçük kasaba sıkışmışlığı, ebeveyn problemleri, okul baskısı ile yüzleşmesi kaçınılmaz. Ama In My Father’s Den diye hayattan bir kesitin içinde yer alıyorsanız, sizi vücuda getiren yazarın acı gerçeklerden beslenip karnını doyurmuş acımasızlığına tatlı niyetine kendi trajik kurgusunu da ekleyebileceğini unutmayın. Kendinizi hazırlayın. Ki bu sayede filmden sonra alabileceğiniz minimum hasarı alıp kurtulun.

“Herkes olmak istediği kişi olamaz” diyor Paul, Celia’ya… Doğru elbet. Herkes İspanya’da bir kafede denize karşı şarap içemez, herkes Patti Smith gibi bir rock yıldızı olamaz, herkes katıldığı yarışmada birincilik alamaz, herkes yaptığı hatadan geri dönemez. Sadece bazıları bunları yapar. In My Father’s Den’de o bazıları yok. Geride kalanların üzerine çöreklenmiş kara bulutlar, ümitsizce çıkışı bulmaya çalışan küçük insanlar, kendi küçük, yüreği kocaman bir genç kız, dünyayı dolaşıp babasız baba ocağına dönen, orada başka bir hayat dersi daha alan bir adam var. Biri ölü, biri diri iki kadın üzerinden yapılan, karda yürüyüp izini belli etmeyen bir din eleştirisi de var. Zaten böyle bir film içine kabak tatlısı eleştirisi de koysanız bir şekilde kayar gider, yönünü bulur, anlam kazanır. Mükemmel kareler, ruh okşayan nefis şarkılar, yitip giden umutlar, parça parça hayatlar. Başrol namına kim varsa hepsinin kendine ait sahneleri var ve hepsi çok iyi. Pek popüler olmayan bu filmi henüz görmemiş olanlar varsa, bırakın öyle kalsın. Durduk yere kimse üzülmesin.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleFrom Hell
Sonraki makaleNoviembre

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80’leri ve 90’ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK