Take My Eyes

Take My Eyes

455
0
PAYLAŞ

Take My EyesIciar Bollain’in aile içi iletişimsizlikten şiddete, bireylerin korkularına ve kendilerine olan güvensizliklerine, toplumun ataerkil yapısına ve insan ilişkilerine değiniler de bulunduğu Take My Eyes, Pilar ve Antonio’nun ilişkileri üzerinden derdini anlatıyor. Filmin açılışında Pilar’ın tedirginlik içinde çocuğunu alarak evden kaçışını görüyoruz. Pilar o kadar korkmuş ve tedirgin olmuş ki, ölüm korkusuna benzer bir korkuyla evinden kaçıyor. Gözbebekleri büyümüş, titriyor, ayağında terlik, saçı başı dağınık, uykusundan uyanmış ve o yeni kalkmışlığın sersemliği içinde oğlunu yanına alıp kız kardeşinin yanına gidiyor. Pilar’ı bu kadar korkutan şeyin kocası Antonio’dan yediği dayaklar olduğunu anlamamız ise pek uzun sürmüyor. Film boyunca da Pilar ve Antonio arasındaki şiddetin şekillendirdiği ilişkiye tanık oluyoruz.

Yönetmen, basit ve dar bir bakış açısıyla Antonio’yu suçlamak yerine, ikilinin içinde yaşadıkları toplumdan kesitlerde sunuyor. Pilar’ın akrabalarına, Antonio’nun iş arkadaşlarına ve toplumdaki çeşitli insanlara baktığımızda, hem Antonio’nun maço tavırlarının hem de Pilar’ın sinik kişiliğinin toplumun da bir yansıması olduğunu fark ediyoruz. Böylece yönetmen de filme konu olan ikilinin hikâyesinden sıyrılıp, tıpkı Bergman gibi aile içi şiddeti ve iletişimsizliği işleyerek, evrensel ve eleştirel bir tema yakalamayı başarıyor. Belki Bergman kadar etkileyici ve çarpıcı değil. Fakat hikâyesini açılımlarıyla anlatarak, filmdeki karakterleri gerçekçi kılarak önümüze düşündürücü bir tablo çıkardığı kesin.

Filmdeki iki ana karakterin davranışlarını şekillendiren temel faktör korku. Hem Pilar hem Antonio korktukları için bir türlü istedikleri gibi davranamıyor. Antonio’nun kendine güveni yok. Yaptığı işten başka bir işte çalışamayacağını düşünüyor. Düzenli görünen hayatını değiştirmekten, yeni bir şeyler yapmaktan korkuyor. Hayatını bu korkunun şekillendirmesine izin veriyor. Pilar ise, Antonio’nun kendisi üzerinde kurduğu baskıdan ve uyguladığı şiddetten dolayı sinmiş bir vaziyette. Gittikçe kendine güvenini kaybediyor.

Bütün bu bireysel çıkmazlar ve iletişimsizlik sorunu ortadayken, yönetmen eşlerine şiddet uygulayan erkeklerden oluşan bir terapi seansını ekrana yansıtıyor. Bu seans bize toplumun yerleşik değerleriyle ilgili çok önemli ipuçları veriyor. Öncelikle eşlerine niçin dayak attıkları sorusuna verilen cevapları dinliyoruz. Kimi zaman kendilerine yeterince ilgi gösterilmediği için, kimi zaman saygı gösterilmediği için, kimi zaman baş ağrıttıkları için… Bütün bunlar, kocaların eşlerine niçin vurduğunun cevapları olarak tekrarlanıyor. Öyle ya, ataerkil toplumlarda erkek çalışır, kadın evde oturup ev işlerini yapmakla ve çocukla ilgilenmekle sorumludur. İşten eve dönen, çalışıp aileyi geçindiren koca da saygıyı, ilgiyi ve gerektiğinde sessizliği hak eder. Toplumda kendisine verilen role uygun bir şekilde görevini yaparak eve para getirmiştir. Bunun karşılığında eşinden de ona karşı olan görevlerini beklemesi en doğal hakkıdır.(!) Yönetmen ilk olarak, bizim toplumumuzda da çok yaygın olan bu ataerkil yapıya göndermelerini yapıyor. Antonio ve Pilar onun için sadece birer prototip. Çünkü toplumda daha onlar gibi bir yığın çift var.

Yönetmenin toplumsal eleştirisi sadece olayın tarafları içinde değil tabii. Bunun da ötesine geçerek, toplumdaki olan biteni izlemekle yetinen, izleyici güruha da eleştiri oklarını yöneltiyor. Bir kere vurmanın dövme sayılmayacağını savunanlardan, karı-kocanın ayrılmaması gerektiğine dem vuran annelere, şehvet düşkünü orta yaşlı kadınlara kadar daha birçok grup filmde kendisine yer buluyor. Toplumun yerleşik değerlerini sadece çiftler oluşturmuyor. Aile, toplumun en küçük çekirdeği olsa da, bunların etrafında zinciri tamamlayan dış etkenler de böylesine güçlü bir ataerkil yapının oluşmasında etkin rol oynuyor. Bu açıdan bakıldığında, yönetmenin bütünsel ve derin bir bakış açısı yakaladığını söyleyebiliriz.

Toplumun yazılı olmayan, genel-geçer kurallarına bireyler o kadar sıkı sıkıya bağlanmış ki, bu kurallar olmadan ne konuşacaklarını bile bilemez hâle gelmişler. Bunu en iyi kavradığımız sahne, yine terapi seansları oluyor. Seanslardan birinde, katılımcılardan biri evdeki kadın, diğeri koca rolünü oynuyor. Terapist, ikiliden konuşmalarını istiyor. Fakat ikisinin de konuşacak bir şeyleri yok. Kadın rolünde olan, “ben bütün gün evdeydim, ne söyleyebilirim ki’” derken, koca da “bende bütün gün işteydim, ne anlatabilirim ki” gibi cevaplar veriyor. Kocanın eve girdikten sonra ilk cümlesi ise, “Yemekte ne var?” oluyor. Bunun ötesinde tek kelime edemiyorlar. Evlen, işe gir, çocuk yap, ailene bak gibisinden öğütler verilmiş kendilerine, ama eşleriyle nasıl iletişim kuracakları öğretilmemiş. Hepsi iletişimsizlikten, içlerindekini karşılarındaki eşlerine aktaramamaktan ve anlaşılamamaktan o kadar dertli ki, şiddet bir anlamda bu iletişim sorunu olan maço erkeklerin, karşılarındakiyle iletişim kurmak için başvurduğu bir yol hâline geliyor. Şiddet, bu insanlar için bir iletişim yolu, anlaşılmanın bir aracı. Oysa sonuç itibariyle bu yol tam tersi bir etki yapıyor. Atılan her tokat, yapılan her hakaret, girilen her sinir krizi eşlerinde bir şeylerin yok olmasına neden oluyor. Her şiddet eylemi, eşlerinin kişiliklerini yitirmesine, sessiz, tepkisiz ve sinik birine dönüşmesine sebebiyet veriyor. Sevgisini şiddetle gösterebilen insanların bu kısır döngüyü kavrayamaması ise, kayıpları kaçınılmaz kılıyor.

Yönetmen İciar Bollain, kişiliklerini tamamlayamamış, iletişim yollarını kullanmayı beceremeyen, şiddet ve korkunun kendilerini yönetmesine izin veren bu insanların hayatlarını olağanca sakinliği ve sessizliği içinde anlatıyor. Tıpkı bu insanların gerçek hayatlarındaki yaşamları gibi her şey. Görünüşte sakin, mesafeli ve diğer insanlardan uzak. Sadece baş başa kaldıklarında onların gerçek kişiliklerini görebiliyoruz. Yani iletişim kurmaya mecbur olduklarında şiddete başvuruyorlar. Yönetmen ise, şiddet sahnelerini ekrana taşımayarak, şiddet eyleminden çok, bunun nedenlerini anlatmayı amaçladığını bir kez daha vurguluyor. Tıpkı Pilar’ın tecavüze uğrayışı gibi… Kimi zaman fiziksel bir şiddete maruz kalmadan da, tecavüz eylemi gerçekleşiyor. Bir söz, bir karşı koyuş, bir bakış kimi zaman insanın içindeki parçaları ters yüz etmeye yetiyor. Pilar‘da olduğu gibi… Aslında uzun yıllardır devam eden hikâyeler bunlar. Pilar’ın öyküsünün de müzede anlattığı resimlerin hikâyelerinden bir farkı yok. O da başkaları görmesin, başkaları sevmesin, başkaları bakmasın, başkaları saygı göstermesin diye kapalı tutulmak isteniyor. Güzelliklerini kapatması isteniyor. Özgürlüğünü ele alarak mevcut düzeni bozmaması isteniyor. Korkusuzca, kendi ayakları üzerinde durup, kendine güvenini kazanmasına engel olunmak isteniyor. Tıpkı binlerce yıldır, binlerce Pilar’dan istendiği gibi…

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

——————————————————————————————

SİNEMANIN GERÇEKLE İMTİHANI

İnsanlar arası ilişkiler sinemada kaç defa ele alındı, kaç farklı açıdan bakıldı? Sayısız kere. Peki aralarında duygusal bağı olan ilişkiler hangi bakış skalalarında ele alındı daha çok? Daha doğrusu şöyle söyleyeyim, bugüne kadar kaç tane kadın-erkek ilişkileri, insan doğası, hayatın gerçekleri gibi birbirinden çetrefilli üç konu başlığını aynı filmde işlenirken gördünüz? Bahsettiğim seyircinin gerçek hayatla olan bağının kopartılıp, katharsis zorlamalarıyla örülmüş, tamamen planlı programlı, tasarım harikaları!ları değil. Yüreğinizi fena halde sıkıştıran, nefesinizin anlamını daha iyi kavradığınız, ilişkilere çok bildik belki ama çok da sarsıcı bir açıdan baktığınız filmlerden bahsediyorum.

Sinemada gerçek ile sanal arasındaki bağı veya sınırı beyazperdeye aktarırken kimi tuzaklar vardır yönetmen ve senaristi bekleyen. Gerçeği aktarmak bazı duygu hassasiyetlerinde dozu kaçırmakla eşleştirilir. Acıdan kıvranan, üstüne seyirciyi de kıvrandıran bir kişi, olay veya tüm detayların ayan beyan ortada olduğu çok kanlı bir kavga sahnesi gibi. Çoğunlukla amaç seyircinin sinemasal entelektüel boyutuna ulaşmaya çalışmaktan çok, yüreğindeki duygu taneciklerini duygusal şoklarla harekete geçirip, filmdeki gerçekliği kavramasına, özdeşlik kurmasını sağlamaya yöneliktir. Ajitasyona çok yakın bir yöntemdir, çoğunlukla da başarılır. Ama samimi değildir. Yüzde yüz gerçekte değildir ayrıca. Romantize ve terörize edilmiş bir hayat gerçekliği sanrısına inanması beklenir seyircinin. Maalesef inanır da. Bu yüzdendir ki sinemasal kıstaslarda çoğu gereğini yerine getiremeyen filmelerde salya sümük ağlanır veya filmdeki şiddet dehşetlere gark eder.

Sinema algısı tektipleştirilmiş daha doğrusu manipüle edilmiş seyirciler için Iciar Bollain’in yönettiği To Doy Mis Ojos ( Gözlerimi de Al ) nerede duruyor. Hemen söyleyeyim, tamamen bu algı darlığının dışında, bizi hazırlıksız yakalayacak çok doğal ve fikir çatışmalarıyla örülü bir dünyada konumlanıyor. Aslında yönetmen özgün bir duruş sergileyerek, akıntıya karşı kürek çekme kararlılığını gösteriyor.

Film aralarında tutku dolu ama tek taraflı saygı ve anlayış yoksunu bir ilişki bulunan çiftin, gerilimli, gel-gitli, arayışlarla, yeniden yapılanmalarla örülü ilişkiyi konu ediniyor. Erkek zaaflarla örülü, en arkaik erkeği model seçmişçesine anlayış ve fikir yoksunu maço bir karakter. Kadın ise tam tezat şekilde kırılgan, anlayış dolu, özgüveni gördüğü baskı ve şiddetle beraber yitirilmeye yüz tutmuş bir karakter. Günlük hayatta sıkça karşılaştığımız bu ilişki modelinin derinlerine inmeye başlarız yavaş yavaş. Erkeğin kendi egosu ve sığ bakış açısıyla şekillendirmeye, gitgide dar bir perspektife hapsetmeye çalıştığı ilişkinin sınırlarını, kadının sosyal hayatındaki ileri doğru adımları veya hayalleri tehdit etmeye başlar. Erkek egemen dünyaya karşı girişilen karşı saldırıdır, yalnızca erkeğin böyle hurafe bir sanrıya kapıldığı. Erkek sınırları tanınmamaya başlayan kişisel dünyasının bekasını koruma adına sindirmeye başlar kadını, şiddet uygular, aşağılar, tehdit eder. Tüm zaaflarını kapattığını sanır. Ama bilir kadın erkeğinin düştüğü zavallı durumu. Buna karşın ayakları direnir, gidemez, kapıdan dışarı, hayata, özgürlüğe doğru yol alamaz. Çünkü bastırılmış, gitgide benliğinin en derinlerine itilmiş kadınlığı, özgüveni artık nefes alamaz olmuştur. Hareket alanı dahi bulamaz. Erkek dünyasının kendince mutluluğunu! sağlama adına kadının en önemli zaafını kullanır: Erkeğine karşı gelemeyen, kanatları yolunmuş düşkün kadınlık hali. Kadınının erkeğine karşı bir türlü sarsılmayan saygısını, aralarındaki kaynağı dahi hastalıklı tutkusal bağı kullanır erkek. Kadın yine kendi sınırlarındadır. Erkek kendini bile aşarak, en basmakalıp özürleri dahi diler. Ama sonuç değişmez en genel bakışta. İlişkinin gözü, kulağı erkektir. İlişkinin hayata bakışını onun gözünden takip etmemizi baskılar. Kadını hiçe sayar. Filmin adındaki vurucu ve isyan bayrağını indirmiş vurgu da çok etkileyici bir son dokunuştur aslında.

Yönetmen Bollain filmi epizodik kısımlara bölmese de, sanki erkek-kadın ilişkisinin evrimsel ve sosyal hayattaki seyrinin kronolojik sürecine el atıyor. Yukarıda anlatılan ilk bölüm erkeğin ilişkinin nüfuz ettiği tüm alan ve anlara hakim olduğu, en üst düzeydeki ataerkil ilişki türünü baz alıyor sanki. Film ilerledikçe kadınının algısı iç dünyanın baskıcı ve dar sınırlarını aşarak, dışa doğru kaymaya başlıyor. Erkek konformizminin ve yıkılmaz saydığı otoritesinin de rahatlığıyla kendini hayat karşısında gelişen bir forma sokmayı reddederken, hayata algısını kapattığı süreçte kadın hayata atılmaya başlıyor. Fark edildiğindeyse ilk duyulan düşünce telaş ve korku oluyor. Ve bu zaafların üstünü örtmek için kıskançlık, temkinli olma, kadınını sınırlarını yine erkeğin çizdiği, kontrol ettiği bir düzeyde hayata salma gibi duygular ön plana çıkartılıyor.

Bollain’in filmdeki belki de en önemli başarısı gerçeklik kavramını ele alışında doğallığı ve sinemasal araçları çok doğru biçimde kaynaştırması oluyor. Özellikle kamera kullanımıyla, kapalı mekanlardaki sıkışmışlık duygusunu vermedeki başarısıyla, karakterlerin kendi içlerindeki yolculuklarını tam da olması gerektiği gibi düzlemsel bir çizgide değil, gel-gitli, her an dağılabilecek denli kırılgan bir yapı kurabilmesindeki yetkinlikle sinemasal olarak çok zengin bir hazineye dönüşüyor. Özellikle erkek ve kadının arasındaki şiddetin arttığı noktada devreye onarıcı faktör olarak giren tutku dolu yakınlaşmaları, erkeğin kadını üzerindeki hakimiyetini yansıtmakta kamera çok özel açılar yakalayabiliyor karakterlerin ruhsal durumlarındaki karmaşayı yansıtabilen.

Oyuncuların karakteristik yapılarını birebir yansıtacak ölçülü ama uçlarda gezen oyunlarıyla seçtiği anlatı türüne birebir uyum sağlamaları, filmin hayatın içinden gelme hissiyatını da güçlendiriyor. İk bakışta basmakalıp gibi görünen karakterleri kartonluk veya klişelik tuzağından çok güçlü bir hamleyle kurtarıyor yönetmen. İlkel dönem tektip ilişki sırasını kadının hayata kanalize olduğu döneme bıraktığında, alışkanlıklarımızı bir kez daha yerle bir ediyor yönetmen. Başarı odaklı, tek boyutlu, karakterlerin başarı basamaklarını önlerindeki bir yığın engeli bir çırpıda aşarak, zirveye yalnızca! bir film süresince ulaştıkları propagandist Holywood kültürünün tam aksine, başarı hedefiyle çıkılan yolda binbir türlü duygu fırtınasına yakalanan bir karakterle karşı karşıya bırakıyor bizi yönetmen. Hem dış hayattaki hem aile içindeki erkeğe karşı hem de yitirilmiş özgüvenine karşı topyekün bir savaşa girişiyor. Yönetmen bununla da yetinmiyor, erkeği de sınırlarından çıkartıp, arkaik modundan hayata uyum sağlamaya çalışan sosyal bir varlığa dönüştürmeye çalışıyor. Hayatta hakimiyet kurduğu, doğal olarak varlığının anlamlandırabildiği tek unsur olan kadınının avuçları arasından kaydığını görünce, onu geri kazanma yollarına başvuruyor erkekte. Toplu terapi seanslarına katılıyor, yine kendisi gibi aile içi güç dengelerini kendi taraflarına yontmaya çalışan arızalı karakterler gibi. Seanslar sırasında toplum tarafından hükmedici, tektip ve baskıcı, reddedici yapıda yetiştirilip topluma salınan erkek mantığının nasıl inatçı, kabul edemez bir direnç gösterdiğini görüyoruz. Bu seanslar sırasında erkeğin yeni doğmuş bir bebek formunda olduğunu görebiliyoruz. Hayata dair modernize edilmiş hiçbir şeyi bünyesinde barındırmayan, yeni yeni öğrenmeye çalışan, ruhsal olarak gelişememiş bir düzeyde olduğu acı gerçeğini seyirciye sarsıcı ve çok kullanılmayan bir yöntemle yapıyor. Bir erkeğin gururu dayak yediği, maddi gücü yetersiz olduğu, ebeveynleri tarafından azarlandığı, işten kovulduğu için değil, kadınına saygı gösterme provalarında yerle bir olabiliyor. Ayrıca yönetmen filmdeki gerginliği bu sahnelerdeki trajikomik sekanslarla biraz olsun yumuşatabiliyor.

Yönetmen hikayesini birkaç kanal üzerinden yürütmeye başlıyor. Ve bu kanallar iç-dış hayat dengesini kurma çabasında birleşiyorlar. Ne kadının hayata uyum sağlaması, içindeki başarıya aç, özgürlüğüne ulaşmaya muhtaç cevheri keşfetmesi kolay oluyor, erkeğinin hem ev hem de dış dünyadaki baskıları ve tehditleri eşliğinde; ne de erkeğin kadını da hakları olan bir varlık olarak kabulu, evdeki otoritesini paylaşmaya alışması. Erkek başarısız oldukça iyice agresifleşiyor, agresiflik kadını daha da kendinden uzaklaştırıyor. Kadın iş hayatındaki başarısıyla erkeği yargılama, onu terkedebilme gücü olduğunu kabullenmeye böylece erkeği gitgide kapana sıkıştırmaya, sosyal hayata uyum sağlamaya mahkum ediyor. Ama hiçbir zaman ne erkeği tamamen kadınına saygılı, zaafını şiddetle, baskıyla örtmeyecek tam anlamıyla ‘ olumsuzluktan arınmış ‘ bir tipolojide görüyoruz ne de kadını hayatının tüm dizginlerini eline almış, erkek egemen toplumda dimdik ayakta duran bir kararlık halinde. Ve hayata baktığımızda da sorunlu ilişkilerin iç yapısına, evrile evrile geldikleri noktaya; ancak bir noktaya kadar çözümün sağlandığını görüyoruz. O keskin eşik noktasından sonrası tek başına, ayaklar üzerinde durulan, sorumluluk alınan bir düzey ki, sevgi açlığı ve muhtaciyetine bağımlı ruhlarımızın öyle kolay kolay bırakıp gidemeyeceklerini de biliyoruz. Şiddette görseler, şiddeti basiretsizliklerinin üzerine sıkı sıkıya örten geçirgen bir örtü olduğunu ayan beyan bilseler de.

Murat Ata
murtieko@hotmail.com

———————————————————————————–

İspanyol Sineması’nın kadın hikâyelerini konu alan filmleriyle bilinen yetenekli yönetmeni İciar Bollain, 2003 yapımı “Gözlerimi de Al” ile kadına yönelik aile içi şiddeti en çarpıcı ve en gerçekçi haliyle bizlere sunuyor. Filmde, kocasına aşkla bağlı olan ve aynı zamanda kocasından gördüğü fiziksel ve psikolojik şiddet nedeniyle ondan ölesiye korkan Pilar’ın içine düştüğü çaresizlik durumundan kendini kurtarma çabası, kocasına duyduğu sevginin ve kocasının da gayretlerinin (terapi grubuna yazılma, değişmeye dair verilen sözler) etkisiyle yaşadığı gelgitler; akıcı bir hikaye, duygu sömürüsünden uzak anlatım, içten konuşmalar ve hayranlık uyandırıcı oyunculuklar eşliğinde işleniyor.

Günümüzde, şiddete maruz kalan kadınların çoğu hukuki yollara başvurmaktansa, öncelikli olarak şansını -tıpkı Gözlerimi de Al’da olduğu gibi- kendince mücadele ederek denemekte. Bu davranış kişisel tercihlerden kaynaklanabileceği gibi, toplumsal birtakım dayatmalar sonucu oluşan önyargıyla destek göremeyeceğini düşünen, korkan kadın için çoğu seferde zorunluluk halini almakta. Bu yüzden Pilar’ı bu mücadelesi sırasında hikâyenin başından sonuna kadar sahiplenen kız kardeş karakteri, aynı durumda kalan kadın için ilk başvurduğu kişinin koruma ve yardımının ne denli önemli olduğunun altını çiziyor. Yine de kız kardeşin elinden Pilar’a iş ve kalacak yer sağlamak, oğluna göz kulak olmak dışında bir şey gelmiyor; Pilar’ın bütün bu olanlardan sonra hâlâ nasıl olup da büyük bir heyecanla kocasından yıllar önce aldığı evlenme teklifini anlatışını kavraması imkânsız, çünkü duygudaş değiller, Pilar’ın hislerini yok saymakta ve tamamen mantık kuralları çerçevesinde hareket etmesi gerektiğini düşünmekte: Pilar o eve bir daha adımını atmamalı. Filmde kız kardeşe karşılık; ne olursa olsun Pilar’ın ailesini dağıtmamasını öğütleyen, evine geri dönmesi gerektiğini savunan bir de anne karakteri var. Bollain, bu karakterin toplumdaki geleneksel yapıyı temsil ettiğini ifade ediyor. Öyle ki, paragrafın başında da belirttiğim gibi; “ailenin kutsallığı” fikrinin hâkim olduğu ve aile içinde olup bitenlerin sorgulanmasının mümkün dahi görülmediği bir toplumda kendisi için başka bir çıkış yolu olmadığına ikna edilmeye çalışılan kadının aile içi şiddete karşı mücadelesinden de elbette söz edilemeyecektir.

Grup terapileri sırasında kocaların yaptığı açıklamalar ve psikologun yönlendirmesiyle verilen cevaplar; ataerkil toplum düzeninin erkek üzerinde yarattığı şiddete eğilimliliğin altında yatan sebeplerin bir çeşit saygı görme ve itaat edilme arzusundan, dediğini yaptırma amacından kaynaklandığını; kendine güvensizliğin eşe güvensizlik halini alarak, kadın üzerinde güç denemesine dönüştüğünü işaret ediyor. Sahne seçimlerinde ön plana çıkan ibadet yerlerinin (kilise, katedral) yine bu saygı, itaat, emir kavramlarını çağrıştırması ve filmde sıkça karşımıza gelen -eskiçağ tanrılarını, kahramanlarını tasvir eden- tablolarda kadının ikinci planda yer alıyor olması ana fikri temellendirmekte. Pilar’ın kocasını (Antonio); karısından vazgeçemediği, onu geri kazanmak ve şiddete başvurma alışkanlığından kurtulmak için uzman yardımı alırken; dinlediklerini ve öğrendiklerini hayata geçirebilmek üzere alıştırma yaparken izliyoruz. Bu doğrultuda film, seyir boyunca ümit verici gelişmeleri beraberinde getirse de; Antonio’nun kendi öfkesine ve hırsına yenilgisiyle, Pilar’ın ise kocasına olan tüm sevgisine ve inancına rağmen dayanma gücünün kalmamasıyla sonlanıyor. Bir yandan, insanın içindeki şiddet eğiliminin ne kendi çabasıyla, ne de dışarıdan müdahalelerle kolaylıkla yok edilemeyeceği fikrine ulaşmış gibi görünse de –ki, aslında terapiye katılan kocalardan biri deneyimlerini paylaşırken, artık eskisi gibi olmadığını ifade ediyor-, bir yandan da ekonomik özgürlüğe kavuşmuş olan ve yalnız bırakılmayan kadının kaderinin hızla değişebileceğine bizi ikna ediyor.

Gözlerimi de Al, İspanya’nın en saygın ödüllerinden olan Goya Ödülü’nü birçok dalda toplamış bulunmakla birlikte, aynı zamanda katıldığı çoğu festivalden de ödüle boğulmuş hâlde dönmüş bir film. Yusuf Atılgan’ın tabiriyle sizi “Sinemadan çıkmış insan”a dönüştürme gücüne sahip: “Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur.”*

*Aylak Adam; Yusuf Atılgan

Güzin Tanyeri
guzintanyeri@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleAvrupa Sineması Antoloji -1-
Sonraki makaleTerribly Happy
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK