I Am Love

I Am Love

816
0
PAYLAŞ

I am Love

Amerikan Sineması’nda sosyal, sınıfsal kimliklerin daima kazınmasına ve bunların içinden evrensel karakter dramları çıkarılmasına aşinayız. Bu tarz filmlerde işçi, müdür, sanatçı veya öğrenci ne olursa olursa olsun bir kadın en fazla kadındır, bunun yanısıra çekirdek ailede anne, sevgili yahut kız çocuk figürü olabilir. Ama çizilen karakterler bir sınıfsallıktan yola çıkılmasının yerine, çeşitli ahlâkî erdemler, kahramansı ve biricik bireysel özellikler taşır. Bunun antitezi olarak ise II. Dünya Savaşı sonrası İtalya’da Visconti yahut Rosellini gibi inadına izlekleri toplumsallaştıran yönetmenler var. Ekonomik ve siyasal belirlenimi senaryoda kaynak alan bir sinema. Luca Guadagnino’nun son filmi Benim Adım Aşk tam da bu karşıt iki yönelimi akla getiren, ülke sinemasının tarihselliğinden parçalar taşımasına rağmen yapımcı kadrosu ve geniş pazarlara açılma hevesinden dolayı arada kalmış bir film. Merceğe aldığı aristokrat ailenin moderniteyle mücadelesine, gözalıcı bir sinematografik içerikle başlasa da, baskınlaşan yasak aşk öyküsüyle birlikte sıradanlaşıyor ve asıl niyet ettiği hissedilen mevzulara ancak yan hikâyeleriyle dokunabiliyor. Benim Adım Aşk; sanat tasarımı, sinematografisi, Tilda Swinton’un oyunculuğu ve “değişim”i çok yönlü bir şekilde anlatması açısından sınıfı geçen bir psikolojik, yer yer toplumsal bir dram. Öyküsünün gelişimini açmak için kısa bir tarihsel toparlamaya ihtiyaç duyuyorum.

1900lerin başında, geçmiş yüzyılın yükselen akımı liberalizme karşı oluşan faşist yönetimlerin Avrupa’daki en önemli kalelerinden birisi İtalya. Bozulan ekonomik dengeler, egemenliğin Amerika’ya kaptırılması, kıtada barışın bozulmasıyla süregelen iki büyük Dünya Savaşı ile Avrupa ekonomisinin endüstrileşme ve sömürgecilikten taşıdığı ekonomik altyapısı parçalanmıştı. Yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte küreselleşen pazarlar ve tekelciliğin artması ekonomiyi olduğu kadar toplumsal yaşamı da etkiledi. Benim Adım Aşk’da, bu savaşımın merkezindeki bir aile şirketinin muhafazakârlıktan moderniteye geçişine işaret ediliyor. Kendi soyadını taşıyan tekstil şirketi Ricchi’nin kurucusunun, emekli olup yeni aile-şirket reisini seçmeyi amaçladığı devasa bir partiyle açılan film, bu devir teslim yemeğinde malikâne ahalisinin portresini çiziyor. Müze gibi donatılmış şatafatlı bir köşkte kamera hizmetçiler, aşçılar, kat kat merdivenler, dev masaların dekorunun üzerine aileyi üç kuşaktan yerleştiriyor. Yönetimin oğul ve toruna devredilmesi aslında geleneğin, milli sermayenin ve stabilitenin terki anlamına geliyor. O gecede pek çok muhafaza hâli zarar görüyor. Yarışlarda asla yenilmeyen “Ricchi”lerden Edo ikinci oluyor, evin ressam olması beklenen torunu Betta dedesine doğum günlerinde yaptığı resimleri vermek yerine çektiği bir fotoğrafı hediye ediyor ve anne ileride yasak aşk yaşayacağı aşçı Antonio ile tanışıyor. Şirket mirası ise film hikâyesinde neredeyse hiçbir değişime yol açmayan baba ile diğer torun Edo’ya bırakılıyor. Bu gecenin sonrasında ise merkeze zamanında Rusya’dan İtalya’ya gelen anne Emma’nın Antonio ile yaşadığı ilişkinin yanısıra Edo’nun evlenmeyi planladığı sevgilisi ve Edo’yla arkadaşlığı ve evin torununun eşcinsel olması gibi alt öyküler dâhil oluyor.

Sovyet Rusya’dan, Milan’ın üst sınıf bir ailesine katılan Emma bu yaşam tarzına iyice ayak uydurmuş, sıkıldığında odasına çekilen veya yemek yapan bir tipik anne iken, yaşadığı aşk ile riskli bölgeye giriyor. Bu tip aristokrat ailelerde genelde büyük bir krize yol açmayacaksa bu tarz hatalar, ailenin sürekliliğini korumak adına örtbas edilir. Kural, “Bir daha olmasın.” olarak belirlenmiştir. Nitekim kocasıyla hiçbir şey paylaşmasa da anne çocuklarını büyütmüş, soyun devamını sağlamıştır. Filmde annenin oğlu ve sevgilisi dışındaki kişilerle, kocası ve kaynanası, konuşmaları iki boyutlu dedikodu, günlük muhabbetler ve aile yaşamının bitmek bilmeyen detayları üzerinde toplanıyor. Fakat bu rollere bir tepki olarak anne ve kızın yasaklı alanlara girmesi müesseseyi de bozuma uğratıyor. Bu kadın isyanını, kişilerin saçlarını keserek erke ulaşmasıyla sembolleştiriyor Guadagnino. Değişimin acımasız fakat oldukça zevk dolu doğası, şirketi de etkiliyor. Hintli-Amerikan kapitalist bir sermayedarın, “Ricchi”leri satın alması da kocasını aldatan anne ile parallellik gösteriyor. Hanedanın mirasını korumak isteyen Edo, ne şirketin satılmasını ne de annesinin ihanetini kabullenebiliyor. İkisinin de neticesi maddi haz karşılığı normatif krizler.

Filmin afişinde siyah-beyaz, donuk bakışlı aile fertlerinin arasında pembe kıyafetiyle Tilda Swinton’ın duruşu ve yine filmin pembe yazılmış adı hikâyenin romans tarafını özetliyor. Kasvetli bir çevreye karşı özgürlük ve haz arayışı olarak yaşanıyor aşk. Doğayla bütünleşik ve oldukça rüyavari çekilen sevişme sahneleri, Antonio’nun yemeklerinden tahrik olan Emma ve jenerikten sonraki şiirsel sahne hep bu yönde. Neticede bu arayış, muhafazakâr ailenin değerlerine aykırı olduğundan dışarıya atılmalı ve Edo bu uğurda kurban verilse bile onun oğluyla hanedan form değiştirerek süregidebilsin. Filmin nihayetlendiği veda anlarında ağır ses ve görüntü tasarımı güçlü bir final yapıyor. Hatta izleyicinin film boyunca kendinden görmesi çok zor olan karakterlerle sonunda bir anlığına özdeşleşim ve kopma yaratıyor. Bu iyi bitiriş aynı zamanda Benim Adım Aşk’ın karizmasını kurtardığı fakat drama tamamen feda ettiğini gösteriyor.

Yiğitalp Ertem

yalpertem@gmail.com
PAYLAŞ
Önceki makale36 Quai des Orfevres
Sonraki makaleIllegal

1988, Ankara. Yazılımcı ve Medya & Kültürel Çalışmalar mezunu. Yıllardır tutkuyla bağlandığısinema üzerine okuyor, izliyor, arada da yazıyor. Amatör tiyatro ve kısa film denemeleri yaptı.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK