Ana sayfa 2010'lar 2010 Illegal

Illegal

924
0

Belçika’da yapılan filmlerin en büyük sıkıntısı sanırım, Dardenne Kardeşler’in filmleriyle kıyaslanmak… Olivier Masset-Depasse’nin bu yıl Belçika’nın Oscar adayı olan filmi Yasadışı da yurtdışındaki festivallerde sıklıkla Dardenne Kardeşler’in filmleriyle birlikte anıldı. Bu benzetme, stil ve anlatım olarak olmasa da, filmin konusu itibariyle bir haklılık payı da taşıyor.

Belçika’da kaçak göçmen olarak yaşayan bir annenin dramına yoğunlaşan film, 10 yıldır Belçika’da yaşamasına, çalışmasına ve oğlunu okula kayıt ettirmesine rağmen bir türlü oturma izni alamayan bir kadının hem devletle mücadelesini hem de göçmenlere uygulanan insanlık dışı müdahaleleri ekrana yansıtıyor. Ülkesindeki antidemokratik rejim yüzünden, oğluyla birlikte Belçika’ya kaçan bir kadının burada yaşama özgürlüğünün elinden alınışına ve korku içinde yaşamak zorunda bırakılışına bizleri ortak ediyor. Bunun yanında, göçmenlik meselesine geniş bir perspektiften yaklaşarak; göç olgusunu, göçmenliği ve göçmenlere yönelik politikaları da tartışmaya açıyor.

AB ve Göçmen Politikaları

Son yıllarda özellikle Fransa, Almanya, İtalya ve Belçika başta olmak üzere Avrupa’nın pek çok yerinde kurulan göçmen merkezlerinde alıkonulan göçmenlerin sığınma ve sağlık gibi belli başlı temel haklarının gasp edildiğini ve bu insanların bir çeşit hapishaneye dönüştürülen merkezlerde her türlü fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kaldığını biliyoruz. İşsizliğin baş sorumlusu, kötü giden ekonomilerin günah keçisi, polis şiddetinin hedefi, sağcı partilerin seçim malzemesi olan göçmenler, sığınma hakkı talep ettikleri yerlerde azılı bir suçlu olarak etiketlenmekten kurtulamıyorlar. Bütün bunlar Avrupa’nın göbeğinde yaşanırken, Avrupa’ya yasadışı göçmenlerin girişinin engellenmesi içinse çok daha radikal önlemler alınıyor. Özellikle yasadışı göçmenlerin yoğun olarak kullandığı transit geçiş noktalarından Fas, Libya, Ukrayna ve Türkiye gibi ülkelerle AB son dönemde özel anlaşmalar yaparak, bu ülkeleri bir çeşit sınır karakolu şekline dönüştürmek istiyor. Bu ülkelerden gelecek göçmenlerin engellenmesi karşılığında, AB vize kolaylığı getirmeyi öneriyor. Bütün bu pis tezgâhın ortasında, “misafirhane” olarak anılan merkezlerde alıkonulan göçmenlerin yaşamı ise ülkeler için pazarlıkta kullanılacak birer koz olmaktan öteye geçmiyor.

En son Fransa’da, Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin önderliğini yaptığı iktidar partisi, “kamu güvenliğine tehdit” oluşturduğu gerekçesiyle kırsal kesimdeki Romanların yaşadığı kampları yıkarak, onları ülke dışına yollarken; Almanya Başbakanı Angela Merkel de “çokkültürlülüğün iflas etmesinden” dert yanarak, göçmenlere sert yaptırımlar uygulanmasının önünü açtı. Avrupa’daki merkez sağ hükümetlerin ellerini güçlendiren bu tür popülist ve sert politikaların artış gösterdiği ve birbirinden güç aldığı bir dönemde, Yasadışı gibi bir filmin önemi kuşkusuz daha da artıyor. Bütün bu meseleleri tartışmak ve merkez sağ partilerin politikaları altında ezilen insanların çığlıklarına kulak kabartmak adına, film bize önemli bir zemin hazırlıyor.

Yönetmen Depasse’nin filmindeki göçmenler bir süre merkezde alıkonulduktan sonra apar topar bir uçağa bindirilerek ülkelerine geri yollanmak isteniyor. Ama görevlililerin bütün çabalarına karşın ülkelerine geri dönmek istemeyen göçmenler sonunda merkeze geri bırakılıyor. Sonra da güvenlik güçlerinin hışmına uğruyor ve hastanelik edilinceye kadar dövülüyorlar. Bütün bu acımasızlık öte yandan da devletlerin, hukuki mevzuatlarındaki eksiklikleri şiddet içeren insanlık dışı yöntemlerle örtbas etmeye çalışmasını ve iktidarların bireyleri sindirmek için kullandığı araçları ortaya koyuyor.

Devletin Çöküşü Sistemin İflası

Filmin sorguladığı ve vurgu yaptığı bir diğer önemli konu da göç meselesi esasında… Bir insan nasıl göçmen olur? İnsanlar neden kendi ülkelerini bırakıp tanımadıkları yabancı bir ülkeye göç ederler? Göçmenlik nedir, ne değildir? Göçmenlerin ne gibi hakları vardır? Bütün bu soruları da filmde yönetmen ekrana taşıyor. Antidemokratik uygulamaların yaygın olduğu bir ülkeden Belçika’ya göçen bir anne ile oğlunun, ya da Pinochet rejimi sırasında babası katledilen bir kadının kızıyla birlikte Belçika’ya göç etmesi ve burada yeni bir hayata başlamak istemesi, bu açıdan bakıldığında bambaşka bir boyut kazanıyor. Sığınma talepleri reddedilen ve bir çeşit arafta yaşamak zorunda bırakılan göçmenler bu yanıyla insanoğlunun yol açtığı felaketlerin de bir simgesi hâline geliyor.

Bununla birlikte, AB’nin üzerine inşa edildiği değerler bütününü, kimlik meselesini ve küreselleşen dünyayı da bu tartışmanın bir ucuna koymak mümkün. Hem filmdeki anne ile oğlun hikâyesinin hem de genel olarak göçmenlik meselesinin arka planını oluşturan ve esas tartışılması gereken nokta belki de burada ortaya çıkıyor. Ulus devletlerin meşruiyetinin uluslararası anlaşmalara bağlılıklarıyla test edildiği ve ülkelerin birbirine hiç olmadığı kadar entegre bir hâle geldiği günümüzde, ulus devletlerin küreselleşen dünyaya uyum sağlamada yaşadıkları sıkıntılar temel hak ve özgürlüklerde yaşanan ihlallerle ve uluslararası kanunların yetersizliğiyle belirginleşiyor. B. Ali Soner, temel hak ve özgürlüklerin hem ihlal hem garanti edilmesi ile ulusal egemenlik ilkesi arasında yakın bir ilişkinin olduğunu öne sürerken(1), tam da bu noktaya değiniyor. Ulusal egemenliğini, uluslararası anlaşmalarla ve uluslarüstü şirketlerin hegemonik yaptırımlarıyla kaybeden ulus devletlerin küreselleşen dünyaya ayak uydurma çabası, yetki karmaşası ve yasalarla uygulamalar arasında oluşan çelişkilerle görünür hâle geliyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nde görev yapan Selen Ay, mevcut yasalardaki boşluklardan doğan tatsız ironinin göçmenlere yansımasını şöyle yorumluyor:”Herhangi bir politika olmadığı için durum karmakarışık: Çalışma izni yok, ikamet harcı ödemek zorundalar, entegrasyon sözünü zaten söyleyemiyoruz, kabulle ilgili hiçbir çalışma yapılmadığı için yaşam koşulları çok sıkıntılı. İronik bir şekilde ya gene kampa dönmek istiyorlar ya da Batı’ya kaçmaya çalışıyorlar.”(2) Ulus devletlerin sisteme entegre olmada yaşadıkları sıkıntı, Yasadışı’nda bir anne ile oğlun hikâyesiyle gün yüzüne çıkıyor. Büyük resme baktığımızda ise, AB ve benzeri oluşumların temelleri, değerler bütünü, uluslararası hukukla ulus devletlerin çelişkili ilişkisi ve her an uyanmayı bekleyen faşizmin gölgesi ürkütücü halesiyle önümüzde beliriyor.

Kaynakça:
(1) Küreselleşmenin Yüzleri, Haz. Filiz Başkan, “Ulusal Egemenlikten Küresel Egemenliğe İnsan ve Azınlık Hakları”, B. Ali Soner, Everest Yayınları, 2005, s.63
(2) “Arafta Yaşamak”, Söyleşi: Didem Danış, Express Dergisi, Sayı 112, Haziran 2010, s.29

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

Önceki makaleI Am Love
Sonraki makale61. Berlin Film Festivali Başlıyor
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013-2019 yılları arasında Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yaptı. 2018 yılından itibaren İstanbul Şehir Üniversitesi'nde görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here