Biutiful

Biutiful

334
0
PAYLAŞ

Uxbal’ın hayatı bir fecaatler deryasıdır. İlerlemiş prostat kanserinden birkaç ay ömrü kalmıştır, bebek beziyle yaşar, kanlı idrar boşaltmaktadır. Bunun yanısıra kardeşiyle yatan manik-depresif karısıyla ve hayatındaki en değerli varlığı olan iki çocuğuyla ilgilenmek zorundadır. Fiziksel ve ailevi sorunlarının yanısıra kaçak çalışan Çinlilere ürettirdiği imitasyon çanta ve CD’leri, yine kaçak Senegal’li göçmenlere sattırır. İki tarafla ve polisle sürekli arabuluculuk yapmak durumundadır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de yeni ölmüş insanların ruhlarıyla konuşma yeteneğine sahip olduğundan, onları huzur içinde öte dünyaya yollaması karşılığında yakınlarından üç beş kuruş kazanır. Ölmeden önce, hem ailesine iyi bir gelecek bırakmak, babasının mezarını taşımak ve göçmenlere gönül borcunu ödemek ister. Kısaca fiziksel, zihinsel ve ruhanî ıstıraplarla boğuşan bir modern zaman peygamberidir. Optimum iyi ve doğru arayışındadır.

Innaritu, senarist Guillermo Arriaga ile birlikte yaptığı üç filmden sonra ilk kez farklı iki senaristle birlikte çalışarak yöntem değişikliğine gitti. İlk üç filmindeki kesişen öyküler alışkanlığı bu sefer yerini, Javier Bardem’in canlandırdığı Uxbal’ı merkezine alan tek karakter odaklı ağır bir drama bıraktı. Yılın en keder yüklü filmi olabilir Biutiful. Innaritu’nun ince ince işlediği senaryo ayrıntıları, Uxbal’ın her anını kaydeden sallantılı kamerası, gece kulübü ve polis kovalamacası gibi sinematografisi muhteşem iki sahne ve birikip taşan birkaç dramatik öyküyle 150 dakikanın nasıl geçtiği anlaşılmadan film bitiyor. Fakat ne yazıkki Kıta Avrupası’nın pek çok sosyal ve ekonomik sorununu öyküsüne katan film, tüm acıları sırtında taşıyan protagonistinin yaşama hissi üzerine idealist bir şekilde diğer her şeyden fazla yoğunlaşıyor. Bu seçim de ister istemez Uxbal’ın eylemlerine yönetmenin hangi tavırla yaklaştığını önemli hale getiriyor. Çarpık üretim ilişkilerinin ortasında iyi niyetli olarak arabuluculuk yapıp hayatını kazanmaya çalışan Uxbal’ın varoluşunun -malolduğu felaketlere rağmen- olumlanmaya çalışıldığı su götürmez bir gerçek. Sürekli yenilen, daha iyi yenilmeyi şiar edinmiş bir adam olsa da özendirici bir anti kahraman.

Innaritu bugüne kadar hep acıları, çaresizlikleri evrenselleştiriyordu, farklı karakterlerden topladığı hisler yek vücutta birleşiyordu. Fakat bunu yaparken yine de farklı sebeplerin de altını çizmeye gayret gösteriyordu. Biutiful‘da kahramana çok daha fazla önem verdiği görülüyor. Filmde tutuklanan Senegal’lilerin yakınlarının cezaevi önünde oluşturduğu dev kuyruğu öylesine çekebilmek, göçmen sorunlarını işleyen bir film yapmaya çalışan her yönetmene nasip olmaz. Bunun gibi pek çok anda yönetmenin yeteneğinini kendisi tarafından çarpıcı hikâye anlatımına feda edildiği hissediliyor. Sağlam bir sinema deneyimi fakat içerdiği sürüyle sosyal meseleyi derinlemesine okunmaya kendisini özellikle kapatan bir film Biutiful.

Yiğitalp Ertem
yalpertem@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleThe Ghost Writer
Sonraki makaleKültür ve Turizm Bakanlığı’na Dersim 38 Kınaması
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK