Black Swan

Black Swan

430
0
PAYLAŞ


“Hikâyeyi biliyoruz: Bakire küçük kız, saf ve tatlı bir kuğunun bedenine hapsoluyor. Özgürlüğüne kavuşmaya çalışıyor. Ama büyüyü bozabilecek tek şey gerçek aşk. Dileği yakışıklı bir prens tarafından gerçeğe dönüştürülecekken aşkını itiraf edemeden şehvetli kardeş Siyah Kuğu onu kandırıp prensin aklını çeliyor. Mahvolmuş haldeki Beyaz Kuğu bir tepeye tırmanıyor kendini öldürüyor ve özgürlüğünü ölümün kollarında elde ediyor.”

The Wrestler sonrası kısa bir aradan sonra Black Swan ile tekrar dönen Darren Aronofsky, salaş Amerikan Güreşi ringlerinden görkemli bale sahnelerine zıplıyor. Bir yönetmen için başlıbaşına bir meydan okuma gibi görünse de, bir izleyici için bu iki film arasındaki ruh ve biçim benzerliklerinin yarattığı patikalara yeniden girmek büyük keyif. Benim için tüm zamanların içine girilmesi en zor filmlerden biri olan Eraserhead’in tuhaf ruh kardeşi olarak gördüğüm 1998 tarihli ilk Aronofsky filmi Pi’den, ardından gelen Requiem For A Dream ve The Fountain’dan aldığım farklı tatların üzerinden geçen her yılın bu filmlere şarap yıllanmışlığı kattığını görüyorum. Aronofsky’nin The Wrestler ile denediği sade dram üslubunun önceki filmlerine olan mesafesi, pek çok hayranı gibi beni de tedirgin etmişti. Ne kadar hayranı da olsanız, bir filmi sevmediyseniz buna yönetmenin o ihtişamlı geçmişi ve markaya dönüşmüş adı bile bir şey yapamaz. (Bkz. David Fincher) Oysa Aronofsky, belki de tam olarak doğru biçimde adlandırılmamış tarzının dışına çıktığını düşündürdüğü The Wrestler anında bile o geçmişe ve isime leke sürdürmemiş bir sinema adamıdır benim gözümde. Çünkü normallik içinde ucubeye dönüşmüş bireylerin uçlarda yaşadıkları hayatlara baktığı üçüncü gözün, bu kez şov amaçlı uçlarda salınan insanî bir yalnızlığa sade bakışı da aynı derecede etkileyicidir. Artık karakterleri ile seyirci arasında yarattığını düşündüğüm kısmî yabancılaşmanın yerini, başrolünün peşinden ayrılmayan aktüel kamera sahiplenmesi almıştır. Bu sahiplenme sadece yönetmenin değil, seyircinindir aynı zamanda. Hatta biraz da dayatmayla onu zorla sahiplenmemizi bekler Aronofsky. Her karede başrolü vardır. Kamerasıyla peşinden yürüdüğü kadar, onun önüne geçip film çektiğini gözüne gözüne sokar adeta. Onu kızdırana, ağlatana kadar üstelik.

Güreş ve bale arasındaki uçurumu birbirine yakın yalınlıkla ele alabilmek, ancak bu iki filmi çekmiş yönetmenin harcı olsa gerek. The Wrestler ve Black Swan sanki unutulmaz bir üçlemenin ilk iki filmi gibiler. Randy ve Nina, sınıfsal farklılıklar yüzünden yolları asla kesişmeyecek iki yılgın karakter olsalar da, onların gerçek yaşamdaki karşılıkları çeşitli figüratif refereanslarla tekvücut olabilir. Tıpkı Randy gibi Nina’nın hayatına da ortasından dahil olup, eksikliklerimizi filmin akışıyla beraber yavaş yavaş tamamlıyoruz. Filmin konusunu uzun uzun anlatmaktan veya karakterleri tanıtıcı yüzeysel cümlelerden pek hoşlanmam. Ama Nina’yı analiz etmek için onu çevreleyen faktörleri bilmek çok önemli. Kendini baleye adamış, bir sosyal ortamı olmadığı için kötü alışkanlığı da olmayan, kendisini yumuşak biçimde disipline etmeye meraklı annesiyle yaşayan Nina, yeni sezonda sahnelenecek Kuğu Gölü Balesi’nde başrol almak için büyük bir çaba ve stres içinde yaşıyor. Aynı zamanda eski bir balerin olan annesi Erica, 28 yaşında Nina’yı doğurmak uğruna kariyerini bırakmak zorunda kaldığı için, tipik bir ebeveyn refleksi olarak Nina’nın zirveye çıkmasını ya da yarım kalan işini tamamlamasını istiyor. Seçimi yapacak olan Thomas Leroy zor ama ne istediğini bilen bir yönetmen. Onun Nina’daki tutku eksikliği üzerine gitmesi Nina için ayrı bir baskı unsuru. Eski kuğu Beth, bir zamanlar sahip olduğu ışıltılı şöhretin Nina’yı aydınlatmasından öfke duyuyor. Gösteri ekibindeki kızlardan biri olan Lily ise Nina için en önemli tehditi oluşturuyor. Her kız gibi onun da bu başrolde gözü var. Nina her ne kadar Beyaz Kuğu’yu canlandırmada hiç problem yaşamıyor olsa da, kilo alabilme ihtimalini dert etmeden çizburger yiyen, speed atan, hareketli gece hayatını seven, o geceyi yeni tanıştığı bir adamla tuvalette veya o adamın evinde bitirebilen bir balerin olan Lily, bu persona ile Siyah Kuğu’ya mükemmel bir uyum sağlıyor.


Bu keskin karakter çerçevesinin tam ortasında başrol oynamak zorunda kalan, ama bir türlü Siyah Kuğu olmayı beceremeyen Nina, halüsinasyonları sayesinde Siyah Nina ile tanışıyor. Asla onun gibi olmayı beceremeyeceğinin endişesiyle kendine psikolojik ve fiziksel zarar vermeye başlaması, içindeki karanlık taraf ile olan mücadelesine bir halka daha ekliyor. Anne, yönetmen, arkadaş zorlamalarına eklenebilecek en acımasız halka da Nina’nın kendisi, daha edebî bir ifadeyle onun bedenine hapsolmuş, çıkmak için uğraş veren Siyah Kuğu oluyor. Bu çıkarımları yapmak, tıpkı The Wrestler’dan kendine has çıkarımlar yapmak kadar kolay. Ancak Black Swan, fiziksel eforun ve ruhsal baskının yıprattığı bu kırılgan kişiliklerin hayata tutunma çabaları yanında, kendi özünü tanıma yolunda zorlu engeller barındıran bir psikolojik gerilim. Andres Heinz’in bir psikolojik gerilimde aranıp bulunmayacak derecede önem taşımayan hikâyesinin basitliği, tam da The Wrestler’ın dramatik basitliğine benziyor. Bu tevazuyu perdeye taşıma işi ise hikâye yazmaya hiç benzemiyor. Aronofsky, senaryosuna katkıda bulunmadığı bu iki filmi o denli içselleştirmeyi başarmış ki, The Wrestler’ın naifliğine Black Swan ile artı bir gerilim katarak bir modern zaman Kuğu Gölü Balesi çekmiş adeta. Bu durum hem anlatım açısından bağımsız, hem de elit açıdan yoğun bir film olarak karşımıza dikiliyor.

Nina’nın gösteri gününün sabahında uyandığı andan, filmin son karesine kadar uzanan yaklaşık 17 dakikalık sürenin anatomisi, ancak koşulsuz bir teslimiyetle yapılabilir. Bu bölüm siyah-beyaz (aynı zamanda iyi-kötü) zıtlığının gelgitlerini müthiş bir tempoda sunduğu kadar, rüya ve gerçek arasında nefes kesen bir iletişim ortaya koyuyor. Aronofsky’nin eşsiz Tchaikovsky estetiğini abartmadan kendi imkânlarıyla sunduğu gösteri sahneleriyle, sahne arkasında yaşananları harmanlanması, filmin bu finalde yarattığı her iki evrenin birbirini disipline etmesini ve birbirine hizmet etmesini sağlıyor. Bir aşk tragedyası olan Kuğu Gölü hikâyesi, Aronofsky’nin ellerinde bir varoluş trajedisine dönüşüyor. Bittikten sonra etkisinin sürmemesi çok zor bir zirve yaratmasının sorumlusu da bu karışım. Sihirli Tchaikovsky notalarının yükselişi, soyunma odasındaki aynanın önemli bir fonksiyon üstlendiği dönüşüm, sonra tekrar sahneye dönüp bambaşka bir duyguya bürünen Kuğu Nina, yine Tchaikovsky, yine Natalie Portman… Tam anlamıyla iki sanatın buluşması. Vincent Cassel ve Barbara Hershey’in ustalıklarıyla içini çok iyi doldurdukları olgunlukları, Mila Kunis’in her sahnesiyle tedirginlik veren alternatif mevzilenmesi, tüm sanatına, zirvesine, duygusuna rağmen mütevaziliğini koruyan filmin önemine önem katmaktalar.

Natalie Portman 13 yaşındayken oynadığı ilk filmi Léon’dan bu yana irili ufaklı pek çok filmde rol aldı. Ama belki de en iyi performansı Black Swan’a ait olacak. Hüzünlü yüzüne, kolayca iniş çıkış yaşayabilen konsantrasyonuna ve saflığını öne çıkarabilen oyununa alışkın sayılırız. En seçkin performanslarını gördüğümüz Léon, Closer ve V For Vendetta’yı bile bana göre geride bırakan bir Nina portresi çizen genç yıldız, rolünün gerektirdiği mesleklerin inceliklerini uygulayan oyuncuların fiziksel değişimlerini yansıttığı gibi, Nina’nın psikolojisini de bu değişime denkleştirmiş. Aronofsky’nin oyuncularını çok zorladığı bilinir. Mickey Rourke’u perişan ettiğini Rourke’un kendisinden defalarca duyduk. Filmde Leroy’un provalarda Nina’ya çektirdiklerinin fazlasını Aronofsky’nin de Portman’a çektirmiş olduğu çok belli. Oyuncunun rolüyle bütünleşmesi gerekliliğini Mickey Rourke-Randy ikilisinin eski günlerine dönme özdeşliğinde görmüştük. Black Swan’da ise kendini canlandıracağı iki kuğuya adayan Nina ile, kendini Nina’ya adayan bir Natalie Portman görüyoruz.Bir oyuncudan güreşçi veya balerin çıkarabilmek için yapılması gerekenleri çok iyi bilen yönetmenin idaresinde Portman’ın içindeki iki farklı kuğuyu çıkarışı çok etkileyici. Kendisiyle beraber yarışa katılacak diğer dört adayın kusurlarını gösterebilecek kadar hem de…Tartışmalı veya tartışmasız, Black Swan yılın en iyilerinden. Çünkü (varolduğu hâlâ tartışılan) çizgisinde oynamalar yaptığında bile filmlerine anlam katabilen Darren Aronofsky’nin filmi…

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleLondon Film Critics’ Circle Ödülleri
Sonraki makaleFilmlerden Sekanslar -4-
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK