Ana sayfa 2010'lar 2010 London Boulevard

London Boulevard

863
0


Hapisten yeni çıkan Mitchel (Colin Farrell), artık kirli işlere bulaşmak istememektedir. Ama çevresi tarafından sert ve işbitirici biri olarak tanınması yüzünden belayı mıknatıs gibi çeker. Daha çıktığı gün kendisini karşılayan fırıldak arkadaşı Billy (Ben Chaplin), onu kime ait olduğu belli olmayan lüks bir eve yerleştirir. Karşılığında mafya babası Gant (Ray Winstone) hesabına tahsilat işine girmesini ister. Gant, Mitchel gibi güçlü bir elemanı kaçırmak istememektedir. Öte yandan, bir partide tanıştığı kızdan, paparazziler tarafından gece gündüz izlenen ünlü bir oyuncu olan Charlotte’ı (Keira Knightley) koruması için teklif alır. Charlotte’tan çok etkilenen Mitchel, tüm bunlarla birlikte, çok sevdiği evsiz adam Joe’yu öldüren iki genci bulmaya ve iç çamaşırı değiştirir gibi erkek değiştiren kızkardeşi Briony’yi (Anna Friel) hizaya sokmaya çalışmaktadır. Her şeyin ve herkesin üzerine farklı şekillerde gelmesinden ötürü Mitchel için iyi olmak ve belâdan uzak durmak pek mümkün değildir.

Roman veya televizyon uyarlamaları (Body Of Lies, Edge Of Darkness), rotası belli bir yeniden çekim (The Departed) ve tarihi gerçeklere dayalı (Kingdom Of Heaven) senaryo kariyerine sahip Oscarlı senarist William Monahan’ın ilk yönetmenlik denemesi olan London Boulevard, bu kez de Ken Bruen romanından uyarlanmış bir film. Senarist olarak çeşitli kaynaklara bağlı yazım anlayışında yer yer çok gerçekçi, cesur ve etkileyici olabilen Monahan, yine de bütünüyle kendisine ait bir tarz edinmiş sayılmaz. Yazım bağımlılığı, bu filmle yönetmen olarak da bazı referanslara bağlı kalmadan hareket edemediğini gösteriyor. En önemli referans ise, bu tip İngiliz kökenli suç yapımlarının öncü ismi Guy Ritchie oluyor genelde.

Romanın özünü ve ruhunu tam kestiremiyoruz ama filmin bu referanslarla yola koyulduğu güzergâhta gayet iyi yol aldığını söyleyebiliriz. Ritchie filmlerinin mizahi yönünü çoğu zaman törpüleyerek, daha çok Layer Cake saflarına yakın durduğu da oldukça belirgin. Fazla karışık sayılmayacak suç örgüsünün birbirine bağlanışı, birkaç koldan karakterini sıkıştıran dramatik baskıların bu örgüye dahil edilişi, ufak tefek noktalar dışında sırıtmıyor. Romanın ya da senaryonun olası karışıklıkları toparlama yöntemleri zekâ pırıltıları taşımayıp, bu dalın önemli filmlerinden derlemeler gibi görülse de, aynı filmi yeniden seyrediyormuş duygusu geriye itilmeye çalışılmış diyebilirim. Bunda Monahan’ın hikâyeyi ve en önemlisi iyili kötülü karakterleri benimsetme becerisinin de payı büyük.


Massachusetts’li Monahan, ilk yönetmenliğinde bir İngiliz gibi olmayı denemiş. Hatta çoğu yönden başarılı da olmuş bana göre. Senaryolarına imza attığı filmlerdeki ağır politik yüklenmeleri bir kenara bırakıp, kurmaca karakterler üzerinden mütevazi bir dramatik suç filmi çekmek istemiş. Sahip olacağı en iyi hikâye bu değildir belki. Zaten içerden yeni çıkan adamın dışarısı ile olan uyum sorunları içinden milyonlarca film çıktı, daha da çıkar. Ama Charlotte gibi ilginç sırlara sahip dünyaca ünlü bir aktris veya ümit vaat eden genç bir futbolcunun işlenişi, acaba bu karakterlerin gerçek yaşamda karşılıkları olabilir mi diye düşündürecek cinsten. Monahan’ın yönetmenlik yönünden pek fazla olmasa da, senaristliğinden kalma bir pişmeyi filmin bütününe yaydığı pek söylenemez. (Oscar almış bir yönetmen için “pişme” kelimesini kullanmak ne derece doğrudur ama sözkonusu ödülü The Departed ile aldığını da unutmayalım.) İlk filmi In Bruges ile müthiş bir iş çıkaran tiyatro kökenli Martin McDonagh çok daha iyisini yapmıştı örneğin. Monahan’dan da böyle bir beklenti içinde olunması tuhaf kaçmaz. Yine de dediğimiz gibi ilk kez yönetmenlik yapan birine göre hiç de acemi bir görüntüsü yok. Hatta bir süre sonra In Bruges veya Layer Cake ayarında bir film çıkarmaması için hiçbir neden de yok.

Monahan senaryolarının politika dayatmalı sıkı aforizmaları veya sisteme ayar veren vur-kaç cümlelerinin yerini daha küçük, iddiasız ama gülümseten ve karakterlerin içinde bulundukları anları netleştiren ayrıntılar almış. Mesela “kocamın üvey kız kardeşinin üvey babasının önceki karısından bir kızı vardı” cümlesini bir çırpıda söyleyebilen, kaç çocuğu olduğu sorusuna “bilmem, üç” diye cevap veren karakterler var. Jordan ve Gant gibi önceden aşina olduğumuz cool tiplemeler var. Birini öldürmeden evvel kurulan son cümle klişesine atıfta bulunan çok iyi iki sahne var. Ray Winstone, David Thewlis, Eddie Marsan, Stephen Graham gibi İngiliz sinemasının ağır isimlerini yan rollere soyundurmuş bir cast renkliliği var. The Yardbirds, The Rolling Stones, Bob Dylan, The Clash, The Pretty Things, Kasabian gibi grupların harika şarkılarının süslediği leziz müzikleri var. (Ama ne yazık ki şimdilik resmi bir soundtrack albümü yok). Tüm bunlar ilk Monahan filmini cazip kılan unsurlar. Başrollerdeki Colin Farrell ve Keira Knightley, başrolü ışıklarıyla doldurmuş olsalar da, gerek canlandırdıkları karakterlerin soğukluğu, gerekse inandırıcılık sorunları yaşayan gönül ilişkileri filme yabancı kalıyor çoğu zaman. Bir de dram ile komedi arasında tutturulan dikişlerin açılma tehlikesi belirebiliyor. Filmin bazı kan kaybettiği düşünülen noktalarının sorumlusu da bu olsa gerek.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

Önceki makaleLars von Trier – Jack Stevenson
Sonraki makaleBelma Baş’ın İlk Kısa Filmi Poyraz
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here