Ana sayfa Lars Von Trier Lars von Trier – Jack Stevenson

Lars von Trier – Jack Stevenson

974
0


LARS VON TRIER/ Jack Stevenson
Çeviren: Begüm Kovulmaz

Agora Kitaplığı, Mayıs 2005

AVRUPA (Europa, 1991)

Lars von Trier’in “başyapıtım” diye nitelendirdiği Avrupa, Cannes’da gösterilir. (1991) von Trier filminin Altın Palmiye ödülünü alacağından neredeyse emindir, ancak sonuç beklediği gibi olmaz. Von Trier çok sinirlenir, kendisine verilen temsili sertifikayı yırtıp atar. Olaylar gelişir.

“Cannes’ın o yıl tek asabi yönetmeni Lars von Trier değildi. Jungle Fever adlı filmiyle Altın Palmiye’yi kazanacağına kesin gözüyle bakılan Spike Lee de, filmi yalnıza Samuel L. Jackson sayesinde yardımcı oyuncu ödülünü kazanınca çok sinirlenmişti. Ödülü Jackson’ın adına teslim aldı ve daha sonra denize attı.

Fakat von Trier’in öfkesi geçmemişti. Basın açıklaması sırasında jüri başkanı Roman Polanski’ye ‘cüce’ dedi. Bu yorum basında yankı buldu ve dünyanın her tarafına yayıldı. Festivalin skandalı bu olaydı. Von Trier Polanski’nin Çin Mahallesi’nde (1974) kendisine cüce demiş olduğunu, dolayısıyla ondan söz ederken bu kelimeyi kullanmakta bir sakınca görmediğini açıkladı. Fakat dünya üzerindeki herkes başka türlü düşünüyordu ve bu yorum özellikle Danimarkalılara çok utanç verici gelmişti. B.T. gazetesinin manşeti “von Trier Cannes’da Çıldırdı” şeklindeydi.

Von Trier zafere ulaşmak üzereyken bir yenilgi almıştı. Gilles Jacob ve Roman Polanski’den sözlü ve yazılı olarak özür dilediyse de yaptığı bu şaka yıllar boyunca unutulmayacaktı.

Oysa görünüşe göre Polanski bu sözden alınmamıştı ve anlatılanlara göre ikisinin arasındaki arkadaşlık sürdü. Yıllar sonra von Trier onu evinde bir akşam yemeğine bile davet edecekti. Hatta bu buluşmadan sonra onun için ‘Gerçekten de kısaymış ama’ diye yorum yapmıştı.”
s. 67-68

DALGALARI AŞMAK (Breaking the Waves, 1996)

Dalgaları Aşmak von Trier’in kariyerinin dönüm noktasıydı ve onun insani bir hikayeyi geniş bir duygusal açılımla anlatmayı başarabildiğini kanıtlıyordu. Sanatının ustası olmuş, hem karakteri hem film yönetmenliği çok gelişmiş, değişmiş ve olgunlaşmıştı.” s. 95

“Von Trier izleyicilerin yüzde onunun öyküyü ‘kabullenemediği’ kanısındaydı. ‘Bunlar duygusal anlamda kendilerini filme kaptırmayı reddedenlerdir… Onların gözünde bu korkunç bir film’, diyordu. Bir başka deyişle, filmin sizi etkilemesi için önce öyküyü kabullenmeniz gerekiyordu. Kendisinin filmi her izleyişinde gözyaşlarına boğulduğunu iddia etmekteydi. Bu film, duygularını bastırmayı öğrenerek yetiştirilmeye karşı duyduğu öfkenin dışavurumuydu, bir tür isyandı.

Ailesinin filmden nefret edeceğine emindi. Ailesinin yaşayan tek üyesi olan Ole, gerçekten de filmden nefret etmiş, ön gösterimlerden birine katıldıktan sonra Lars’a telefon açıp fikrini belirtmişti. Fakat yine de Lars’ın gala gösterimine bilet ayarlaması hoşuna gitmişti. Galadan sonra Lars’ı yeniden arayıp ikinci kez izlemenin filmi daha iyi kılmadığını belirtmekten geri kalmamıştı.

Dalgaları Aşmak, Danimarka’da üç yüz bin seyirci tarafından izlendi. Bu rakam bir rekor olmasa da, oldukça iyi bir başarı sayılırdı.” s. 96-97

KARANLIKTA DANS (Dancer in the Dark, 2000)

Karanlıkta Dans’ın Cannes’da ilk gösterimi sonrası bütün eleştiriler olumludur. Ancak;

“Amerikan dergisi Variety’de yazan Derek Elley’den gelen ilk olumsuz eleştiri şaşırtıcıydı: ‘Sanatsal açıdan her anlamda kuru. Karanlıkta Dans ancak bomboş sinema salonlarının karanlığında dans edebilir.’ Aalbaek Jensen’in (Von Trier’in ortağı) okuduğu ilk eleştiri de bu olmuştu. Daha sonra bu konuda şunları söyleyecekti: ‘Hayatımda okuduğum en acımasız eleştiriydi. Harikuladeydi. Gülmekten tam on yedi kere yere yuvarlandım. Cannes’da olabilecek en kötü şey herkesin bir filmin favori olduğunu düşünmeye başlamasıdır. O zaman jürinin filmin aleyhine karar vermesi riski doğar. En kötü eleştiri kayıtsızlıktır.’

Von Trier olan bitenle fazla ilgilenmediğini, bazı insanların filmden nefret etmesine çok sevindiğini söyledi. Ona göre herkes filmi sevseydi, kariyeri sona ermiş demekti.” s. 149

“Filmin galası yapıldıktan sonra Björk’le sette iyi anlaşamadıkları dedikoduları hakkında açıkça yorum yapabileceğini hissetti. Evet von Trier itiraf ediyordu: ‘Korkunçtu, işkenceydi… İkimiz için de sado mazoşist bir deneyimdi. Filme zenginlik kattı, ancak beni çürüttü. Son iki yılın her saniyesi, sanatsal uyuşmazlıklar ve karakter çatışmaları yüzünden Vibeke Windelov için de bir işkenceydi.

… Björk, kontratında filmin tanıtımına mümkün olduğunca katkıda bulunacağına dair bir madde yer almasına rağmen basınla konuşmayı reddediyordu, ancak bir süre sonra sessizliğini bozup olayları kendi açısından anlattı. Söyledikleri von Trier’in anlattıklarına benzer şeylerdi, çekimlerin cehennemi bir atmosferde sürdüğünü söylüyordu. ‘Bu deneyim benim için her açıdan bir felaketti. Günler boyunca stüdyonun ortasında yüzlerce insan tarafından çevrili olmak gerçek bir kabustu. Her sabah uyandığımda onları burnumun dibinde buluyordum. Kendimi tamamen kuşatılmış hissediyordum. “ s. 150

“Pek çokları için Björk’ün performansı, özellikle de basında von Trier’le ettikleri kavgaların sık sık yazılmasından sonra, üzerinde tartışılması gereken bir konuydu. Bazılarına göre, özellikle hapishane sahneleri von Trier’in Björk’e karşı acımasızca davrandığının ve onun üzgün halinin rol icabı olmadığının kanıtıydı. Gerçekten de hapishane sahnelerinde oyunculuğu insanı derinden etkiliyordu. Peki, von Trier’in planı onu üzüp yorarak böyle bir oyunculuk çıkarmasını sağlamak olabilir miydi? Hollywood efsanelerine göre Hitchcock ve Preminger gibi sadist fakat dahi yönetmenler bu yöntemlerle oyuncularının yeteneklerinin sınırlarını zorlamışlar mıydı? Fakat von Trier’in böyle bir yöntemi benimsemesi mümkün değildi. Daha önce bir manipülatör olduğu söylenmiş olsa da, bu onun çalışma tarzı değildi. Üstelik o da, setteki herkes kadar yıpranmış görünüyordu. Sonuçta nasıl başarmış olursa olsun, iki taraf ne kadar yıpranmış olsa da, Björk’ün oyunculuğu gerçekten de olağanüstüydü. Kendi yorumunu tekrarlamak gerekirse, çekişmeler von Trier’e olmasa bile filme gerçekten de bir “borigelse” (zenginlik) katmıştı. s. 151

Hazırlayan: Güzin Tanyeri

Önceki makaleThis Must Be The Place
Sonraki makaleLondon Boulevard
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here