The Way Back

The Way Back

944
0
PAYLAŞ


Yönettiği Gallipoli, Dead Poets Society, Green Card, The Truman Show gibi çok önemli filmlerin ardından en son yedi yıl önce çektiği ve hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğüm Master and Commander: The Far Side of the World’den sonra Avustralyalı sinemacı Peter Weir’ın son filmi The Way Back, 1940 yılında Sovyet Rusya’ya bağlı Sibirya çalışma kampından özgürlükleri için kaçtıktan sonra 6000 km yürüyerek Gobi Çölü’nü aşıp Hindistan’a ulaşan bir grup esirin yaşadıklarını anlatıyor. Özgürlüğe doğru giden yolda önlerinde çetin doğa şartlarından oluşan engeller bulunan kaçakların varoluş mücadelelerine seyircisini yakınlaştırmaya çabalayan (ya da bu yolda kendini fazla kasmayan) epik görünümlü sade bir yapım. Tabiî bu benim kendi görüşüm. Zira 133 dakikalık süresi, National Geographic’in kanatları altında görüntü yönetmeni Russell Boyd’un filme kattığı görsel estetik, özellikle yardımcı oyuncu ödülleri kategorisine aday uygunluğu taşıyan performansların dikkat çektiği cast yapısı, filmin dış görünümünü güçlendiriyor.

Bunun yanında, insanoğlunun tabiatla ve kritik durumlarda karar alma, bunu hayata geçirme, birey yerine ekip olma yönlerinden birbirleriyle mücadelesi de birtakım evrensel mesajlarla birlikte filmin iç görünümünde yer buluyor. Uzun bir zaman diliminde, güç iklim koşullarında yalnızca yürüyerek yapılan bu özgürlük yolculuğunu bana göre belli bir sadelik çerçevesinde yansıtan Peter Weir’ın bu tutumu bir başarı mıdır, yoksa eksiklik midir tartışılır. Aslında buradaki “sadelik”, bir açıdan filmin beklentilerin altında kalması olarak da yorumlanabilir. 1940’larda Sovyet Rusya’da bulunan Polonyalı Sławomir Rawicz’in gerçek olaylara dayalı olduğu iddia edilen The Long Walk: The True Story Of A Trek To Freedom adlı çok satan romanının gerçeklerle olan bağlantısı gizemini korurken, Weir’ın olaylarla ilgili bir BBC belgeselinden etkilenmiş olması da böyle bir senaryo gerektirmiş olabilir.

The Way Back, eldeki tüm malzemelerin doğru kullanılmaya çalışılmasına rağmen, aslında devasa bir açıkhava hapisanesi olan Sibirya’dan kaçan mahkumların kendi aralarında pişip bize yansıması gereken pek çok duygunun aktarılamaması sıkıntısı taşıyan bir film. Örneğin Polonyalı mahkum Janusz’un Sibirya’ya gelir gelmez kaçış plânının lideri konumuna yerleştirilmesinin temelleri yetirince sağlam değil bana kalırsa. Bazılarının bir anda bu yeni mahkuma ısınıp ona güvenmelerinin ardında, esaret duygusunun en ufak bir umuda bile dört elle sarılabileceği fikrini kendi kendimizi zorlayarak edinmemiz gerekebilir. Benzer şekilde Colin Farrell’in canlandırdığı, (her ne kadar Sibirya’da çok büyük önem taşısa da) bir kazak uğruna gözünü kırpmadan herkesin önünde birini öldürecek kadar bencil Valka’nın, diğer mahkumlara olan kumar borcu bahanesiyle bu kaçış ekibinin disiplinli çevre düzenine hemen ayak uydurabilmesi fikrini de öyle. Ed Harris’in oynadığı Amerikalı Mr. Smith’in dramatik hikâyesi de sadece anlatıcıların ağzında hayat bulduğu için yeterince etkili olamıyor.

Filmin başında Janusz’un hapse düştüğü sahneye benzer dramatik ön bilgilendirmeler veya başka flashbackler diğerleri için de tasarlanmış olsaydı, karakterlere olan yakınlığımız çok daha artabilirdi. Irena rolündeki Saoirse Ronan filme dahil olmasa, belki onları da öğrenemeyecektik. Bu yönden Irena, ekipteki kaçakların aralarındaki farkındalık akışını sağlaması yönünden hem filmi bir parça dinamik kılan, hem de karakter işlenişindeki zayıflıkları kamufle etmeye yarayan bir can simidi olarak sivriliyor. Ancak onun yapabileceği de bir yere kadar. Üstelik onun hikâyesi de diğerleri gibi lafta ve havada kalıyor. Filmin Sibirya soğuğu ile Gobi sıcağının zorlayıcı şartlarını hissettirme başarısı ne yazık ki en önemli unsur olan kaçakların birer karakter oluş kodlarında aynı ölçüde sezilemiyor. Oysa bu olağanüstü doğa şartlarında sıra dışı bir kurtuluş başarısı göstermiş kahramanların daha derinine inilmesi gerekirdi. Bu da yedi yıl aradan sonra The Way Back ile Peter Weir’ın dönüş yolunu tam olarak bulamadığını gösteriyor.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleGodard The Guardian’da
Sonraki makaleFilmlerden Sekanslar -9-
Avatar
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK