Blue Valentine

Blue Valentine

788
0
PAYLAŞ



Dean (Ryan Gosling) ve Cindy (Michelle Williams) çiftini, kızları Frankie ile birlikte sakin hayatlarını yaşarken izlemeye başlıyoruz. Günlük rutinlerin arasından sızan bir bıkkınlık, bir ruhsuzluk inceden filme sızmaya başlıyor. Anlıyoruz ki bu evlilik artık sıradanlaşmanın getirdiği kritik kopma noktalarında dolaşıyor. Derken film kendini başa sarıp Dean ve Cindy’nin birbirlerini tanımadan önceki hayatlarına, daha sonra da yavaş yavaş yollarının kesişmeye başlamasına doğru ilerliyor. Ardından bu kez ileri sarıp yine çiftin sıkıcı ve gergin evliliklerini izliyoruz. Bu sayede ikilinin evlenmeden önce ve evlendikten sonraki ruh hallerini karşılaştırma imkânı buluyoruz. Evliliğin aşkı öldürdüğü klişesinin gölgesinde, bu bıkkınlıklarını anlamlandırmaya çalışırken, Dean’in haftasonunu bir otelde geçirmek için plân yapmasıyla çiftin (özellikle de Dean’in) ilişkilerini renklendirmek için fedakârlıklara hazır oldukları fikri beliriyor. Oysa o fedakârlığın (Dean) ve ona verilen gönülsüz karşılığın (Cindy) sebeplerinin eskiye dayandığını, filmin başarıyla yürüttüğü ileri geri kurgudan yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Anladığımız şey ise, kolay kolay rastlayamayacağımız türden, fakat gerçek hayata çok da yabancı kaçmayan aşk tabanlı müthiş bir özverinin ümitsizce karşılığını araması.

Blue Valentine, hassas, hatta acıklı ruh haliyle oldukça boğucu bir iklim yaratabilen bir dram. Öyle ki, Dean ve Cindy arasında yaratılan duygusal ve mantıksal bağları süresi boyunca masada tutabilmesi, ikisinin hayatını değiştirecek seçimlerini sürekli sorgulatacak derecede gerçeklik sağlıyor. Ayaklarını yerden kesmeyen bu tavır, Dean’in özverisi ile Cindy’nin çaresiz ama haklı gerekçeleri arasında bir türlü yönünü bulamayıp, ortak paydada buluşamıyor. Belki de filmin ana gövdesindeki en çekici yön de bu. İkisi arasındaki kişilik ve sınıf farklılığının bazı filmlerdeki çiftler gibi sorun olmayacağı, aşkın, sevginin her şeyi halledebileceği fikrinde anlamsızca ısrar etmeyişi, dramatik ikilemlerin karakterleri yıpratışı da yabancılık yaratmıyor.

Dean’in fedakârlığı üzerine kurulu bu evliliğin aşk ile olan arızalı ilişkisi, Cindy’nin hamileliğinden itibaren seyirciyi tek taraflı bir sorguya itiyor. O tarafın adı da Cindy zaten. Cindy, minnet duygusunun savunmasız bir kararla aşk duygusu ile karıştırılmasına çok keskin bir örnek teşkil ediyor. Onun Dean’i sevmediğini söylemek haksızlık olur. Fakat burada sorun, o sevginin duygusal yönden pek de steril olmayan bir zamanda beliren sağlıksızlığı. Bir mecburiyet olmaksızın aşk evliliği yapmış çiftlerde bile türlü sorunlar yaşanırken, Dean ile Cindy’nin artık rüzgârda yanan bir muma dönmüş ilişkilerinde geçmiş hesapların gizli gizli muhasebesinin tutulması, o geçmişe ait unsurların ortaya çıkmasının yarattığı kıvılcımlarla bu evliliği patlamaya hazır bir bomba haline geliyor. Bu muhasebeyi yapanın da genelde Dean olması, bu evliliğin yalpalamasının tek sorumlusu olarak Cindy’yi görmemizi engelliyor bir nevi.

“Bence erkekler, kadınlardan çok daha romantik. Biz evlendiğimizde, sadece tek bir kadına bağlı oluyoruz. Kayıtsız şartsız. Biriyle tanışıyoruz, “Eğer onunla evlenmezsem, aptalın tekiyim, o harika biri” diyoruz. Ama kadınlar, ihtimaller arasından en iyisini seçiyorlar. Evlenirlerken daima, acaba iyi işi var mı diye bakıyorlar. Hayatları boyunca durmadan beyaz atlı prenslerini arıyorlar sonra da gidip, iyi işi olan biriyle evleniyorlar.”

Dean’in arkadaşlarıyla paylaştığı bu düşüncelere hemen hemen hiçbir erkek yabancı değildir. Bu kritik alıntı Dean’in gerçek aşkı bulmadan ya da bulduğunu sanmadan evvel içinde bulunduğu ruh halini çok iyi yansıtıyor. Hüzünlü finalden sonra bu düşüncelere geri dönüldüğünde Dean’in eteğindeki taşlar yerine oturuyor. Bu sözleri söylemesinden yıllar sonra yaşadıklarıyla tekrar o ruh haline dönüşün hüznü de çok acıdır ki, filmin senaristleri Derek Cianfrance, Cami Delavigne ve Joey Curtis’in belki en önemli başarılarından biri seyirciyi pek çok yönden derinlemesine düşünmeye itebilmeleri. Öyle ki, senaryonun basit örgüsü bile filmin ileri geri kurgulanışı ve karakterlerin yalın ama bir o kadar da gizemli kişilikleri sayesinde çok sağlam bir görüntü çiziyor.



“Annem ve babam gibi olmak istemiyorum. Bir zamanlar mutlaka birbirlerini sevmişlerdir, değil mi? Ben doğmadan önce, her şeyi bir kenara mı bıraktılar yani? Öylece yok olabiliyorlarken hislerine nasıl güvenebilirsin ki?”

Bu düşünceler de Cindy’den alıntı. Onun da aşka, bağlılığa olan temkinli yaklaşımı geleneksel kalıplara bağlı ailesinden edindiği tecrübelerden gelmekte. Asabi bir baba, evliliğine zarar gelmemesi için ona sorgusuz itaat etmek zorunda kalan ev kadını bir anne, Cindy’nin Dean ile tanışmadan önceki hayatında yaptığı seçimlerde yerini buluyor gözükse de, beklenmedik bir hamileliği veya gerçek aşk yanılsamalarını telafi etmek o kadar kolay olmayabilir. Ondan sonra etrafımızda hep biribirini idare etmeye çalışan çiftler görmeye başlıyoruz. Kendini eşlerine karşı bazı yönlerden eksik hisseden erkekler, kendilerini eşlerine karşı fazla idareci bulan ve bu yüzden kendilerine yabancılaşmaya başlayan kadınlar farklı tezahürlerde de olsa hep hayatın içinde yer alıyor. İşte Cindy ve Dean bu sebeple boyut kazanmayı başarabilmiş karakterler olarak algılanabiliyorlar.

Ryan Gosling ve Michelle Williams, formlarının zirvesinde iki oyuncu olarak Dean ve Cindy’yi hayata geçirmede çok ciddi bir doğallık sergiliyorlar. Fakat bunda senaristlerin ve onlardan biri olan yönetmen Derek Cianfrance’ın Dean ile Cindy’yi ve onların sıkıntılarını kağıt üstünde, film şeridinde bile canlı kılan samimiyetleri çok etkili. Geçmiş ve şimdiki zaman arasında fark edilen renk tonlamaları, ışığı ve loşluğu nefis karakter açıları yakalama enstrümanı olarak kullanan doğal özverileriyle, yönetmen Cianfrance ve Ukrayna-Hindistan kökenli görüntü yönetmeni Andrij Parekh (yine benzer özellikler kullanılan Half Nelson da ona ait) adeta oyunculardan rol çalıyorlar. Blue Valentine, süresi boyunca yaşattığı hüzünle nasıl biteceğinin sırlarını vermeyen, bittiğinde daha da üzen, hatta çok iyi bir final yaptığı halde kendini beğendirememe riskine sahip, yine de tüm filmsel özelliklerine rağmen hayatın bir parçası olabilmeyi başarmış güçlü bir bağımsız.



Osman Danacı


odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleBir Dostoyevski Uyarlaması Daha: The Double
Sonraki makaleBir Zamanlar Anadolu’da Filminin Yeni Fragmanı Yayınlandı
Avatar
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK