Secuestrados

Secuestrados

422
0
PAYLAŞ


Yeni evlerine taşındıkları ilk gece üç maskeli adam tarafından baskına uğrayan Jaime, Marta ve kızları Isa’nın şiddet dolu gecesini anlatan Secuestrados, Miguel Ángel Vivas’ın ikinci uzun metraj filmi. İspanya’dan çıkan Guillermo del Toro yapımları yanında, [REC], El Rey de la Montaña, La Noche de los girasoles, El Aura, Buried, televizyon için çekilmiş 6 filmlik Péliculas Para No Dormir serisi gibi korku, gerilim, suç örnekleriyle adeta Fransız akranlarıyla yarışa giren İspanyol gerilim sineması, konu olarak yenilikçi de olsa, klişe de olsa teknik anlamda farklılık yaratma peşinde olduklarını hissettiriyorlar. Secuestrados, kendi memleketinden çıkan stilize örneklerle karşılaştırıldığında bazı acemiliklerin ve bolca esinlenmelerin kurbanı sayılabilecek bir film görünümünde. Vivas, plân sekanslarıyla, ekranı ikiye bölmeleriyle pek de yenilikçi olmayan, ancak üç zorbanın eve girmelerinden itibaren sonuna kadar ayakta tuttuğu şiddet ve gerilim içeren yapısıyla sinirlerini kontrol etmeyi bilen seyircilere bu alışıldık teknikleri beğendirebilen bir kurnazlığa sahip.

Burjuvaya olan öfkenin şiddet boyutlarına taşınmasına yönelik filmlerin atalarından biri olan Michael Haneke filmi Funny Games (1997) veya daha yakın örneklerden biri olan Meksika yapımı Los Bastardos’un minimal gerilimlerinden farklı olarak Secuestrados’ta bolca çığlık, kan ve şiddet bulunması, Vivas’ın zayıf noktalarını da su yüzüne çıkarıyor. Her ne kadar, başarılı oyunculukların ve plân sekans disiplinin de yardımıyla yaratılan ürkütücü gerçeklik filmin bazı ufak ayrıntılarına dahi sızmış olsa da, Vivas’ın bu sebeplerden ötürü sorgulanma hakkı doğuran birtakım mantıksız tercihleri sıkıntı yaratıyor.

Öncelikle eve kontrole gelip eceline kavuşan güvenlik görevlileri, çekmeyen cep telefonları, öldüğü sanılan kötü adamların birden ortaya çıkması, boğuşma esnasında her zaman el altında bulunabilen sert cisim gibi nice klişelerin yoklamada “burada” dediği bir film orijinal sayılmaz. Ne kadar sürükleyici olursa olsun seyirciyi her zaman “ben bu filmi gördüm” evresine getirecek, ilgili sahnenin ve devamının nereye gideceğine dair tahminler yürütmesini sağlayacak fikirlere de senaryo denmez. Üstelik polise haber verecek kadar gürültüden -haklı olarak- rahatsız olan komşulardan birini bile filmin sonuna dek görmememiz, kontrole gelen o talihsiz polisi de kimsenin merak etmeyişi, Vivas’ın kendine serbest bir oyun alanı yaratmak uğruna kendi yaratmaya çalıştığı gerçeklik duygusuyla çelişmesine yol açıyor.

Vivas’ın ilginç seçimlerinden biri de eve girenlerin Arnavut kökenli olduklarının vurgulanması ki, orta üst sınıfına mensup üç kişilik ailenin huzurlu yaşamlarının ancak bir “yabancı” güç tarafından bozulabileceğine dair rahatsız edici bir önyargı, hatta ırkçılık da içermiyor değil. Adamlardan birinin evin reisi rolü yaparak içeri aldığı polisin bu adamın Arnavut olduğunu öğrenmesinden sonra “bir Arnavut’a göre çok iyi yaşam standartlarına sahipsin” demeye getirdiği tavrından da bu genellemeyi pekiştirdiğini anlamak zor değil. Örneğin Los Bastardos’ta tamamen bu sınıf farklılığının yarattığı ırkçı tutum öne çıkar, yani beyaz bir kadının evine girenlerin ezilmiş birer latin inşaat işçisi olmalarının amacı bu tutumun altını özellikle çizer. Funny Games büyük bir ustalıkla bu tip yorumları seyirciye bırakır. Oysa Vivas’ın kötü adamlarının İspanyol olmayışı, üstelik nereli olduklarının da ifşa edilişi ne sağlam bir temele, ne fikir yürütmeye yönelik bir ustalığa, ne de amaç sayılabilecek bir niteliğe sahip.

Belki de fikir ve senaryo anlamında orijinal olmadığının bilinciyle Vivas, bütün maharetlerini kamerasında ve çektiği malzemeleri bir araya getirdiği mutfağında sergilemek istiyor ki, bu da saygı duyulacak bir davranış. Çoğu zaman plân sekans devamlılığında bunu başardığı da söylenebilir. İçerisi ve dışarısı olmak üzere ikiye böldüğü anlar ara sıra bunun gerekliliğini sorgulatsa da Vivas finale doğru baba ve kızın eşzamanlı olarak kötülerden kurtulmaya çalıştıkları ikiye bölünmüş plân sekansı birleştirdiği bölümle filmin en orijinal anını yine bu yöntemle sağlıyor. Başta Isa rölündeki Manuela Vellés olmak üzere tüm oyuncuların gerçekçi performansları da filmin kredisini yükselten unsurlar. Bir de filmin girişi ile finali arasında kurulması gereken bağın “herkesin başına gelebilir” ya da “bu daha önce başkalarına da oldu” şeklinde amaçlandırılmış olmasının filme getirisi (her ne kadar iyi çekilmiş bir sahne olmasına rağmen) nedir merak etmekteyim. Oysa Haneke hiç böyle bir sahneye ihtiyaç duymadan bu terörün başkalarının da başına geldiğini/gelebileceğini güçlü bir şekilde hissettirmişti. “Ama o Haneke!” iç seslerini duyar gibiyim.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleThe Last Laugh
Sonraki makaleA Dangerous Method
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK