Stander

Stander

799
0
PAYLAŞ

Güney Afrika Johannesburg’da görev yapmakta olan saygın polis şefi Andre Stander, 80’lerin başlarında işinde çok başarılıdır. Güzel karısı Bekkie ile tutkulu bir evlilik sürdürürken, bastırmak zorunda kaldıkları siyahların isyanında aksilik yaşayınca mevkisini, makamını, yaşadığı hayatı sorgulamaya başlar. Geçici bir bunalım hali olduğu düşünülürken birdenbire tek başına banka soymaya başlayan biri oluverir. Üstelik soygunlarını öğle tatillerinde kılık değiştirerek gerçekleştirmekte, sonra da mesaisine kaldığı yerden devam etmektedir. Ardından ekibiyle birlikte soygunun yapıldığı yere, bu kez polis kimliğiyle giderek insanlara sorular sormaya, kendi yaptığı soygunun suçlusunu bulma numarası yapmaya başlar. Bu sorguların birinde mağdur kişiye sorduğu “soyguncu neye benziyordu” sorusuna “size!” cevabı alınca, bir hobi, bir hastalık, bir tutku haline gelen banka soygunları polis teşkilatını, özellikle de Stander’in beraber çalıştığı kankası Cor’u kuşkulandırır. Sonunda bir soygunda Cor tarafından enselenen Stander, 32 yıl hapse mahkum edilir. Bunun iki yılını yattıktan sonra hapiste tanıştığı Lee McCall ile birlikte kaçmayı başarır. Daha sonra yine hapiste tanıştıkları Allan Heyl’ı da aralarına alarak Stander’ın deyimiyle “sistemin ve sermayedarların canına ot tıkamak” üzere hep beraber yeni soygunlara doğru yelken açarlar. Çetesi ile hızı kesilemeyen “wanted” bir şahsiyet haline gelen Stander, suç dünyasının çok tartışılan aykırı figürlerinden biri haline gelir.
Filmin başına dönersek, hızlı ekipler amiri Andre Stander’ın düğününe, balayına ve güzel karısı Bekkie ile yaşadığı aşkına tanık olduğumuz bölümler bizi nasıl bir filmin beklediği hakkında pek de fikir sahibi yapmıyor. Ama yine de işleniş açısından kendine bağlayan bir çekicilik mevcut. Çok başarılı isyan sahnesi, bizi hala nasıl bir film beklediği hakkında fikir sahibi yapmadığı gibi bu çekiciliği devam ettiriyor. Hızlı/yavaş planların, Afrika sıcağı ile gerilim sıcağını beraber servise sunan sağlam bir sinematografinin, kaos ortamının yarattığı gerilimin konuştuğu bu sahnede yaşanan trajik olayların ardından, Stander’in babasıyla ırkçılık ve sermaye tabanlı bir şeyler gevelemesi tansiyonu düşürse de, bunun belirtilmesi boşuna değil. Stander’in gündüzden geceye dönüşüm sürecine tutulan ışıklardan biri.. Ne zaman ki Stander, isyan sonrası tuhaf ve yoğun bir belirsizlikle kaplanmış psikolojisi sebebiyle bir öğle tatilinde tek başına banka soygunu kariyerini başlatıyor, işte o zaman film başlıyor. Hızlı ama baş döndürmeyip mide bulandırmayan kurgu, heyecan, macera, elbette biraz allanıp pullanıp perdeye uyarlanmış bu yaşanmış olaylar zincirini bir seyir zevki haline getiriyor.

Stander’in bir suçlu portresi olarak doğuşu, gerilimin gölgesinde sürdürdüğü gösterişli hayatı, çetesi, karısı ve babası ile olan uzak ilişkisi ve tabi sonu, çok lezzetli bir macera filmi ile sade bir dramı bütünleştiriyor. Hele de Stander’a beyaz perde karizması sağlayan Thomas Jane’in ekranı dolduran güçlü ve seviyeli oyunu (ki kendisinden hiç beklemezdim) ile film zıpır bir aksiyon ile kısmen de olsa suç/suçlu anatomisi arasında mekik dokuyan olgun bir görüntü çiziyor. Thomas Jane’in katkılarıyla sempatik ve karizmatik bir anti-kahraman kimliğine bürünen Andre Stander’in bir soyguncu, yani kötü adam oluşu yanında, bu eylemleri anarşik çıkış noktalarıyla mazur gösterme gayretleri, sistemi çökertme arzusu, gerçek hayatta neden onun alternatif hayran kitlesine sahip olduğunu yeterince açıklıyor olsa da, görünenin altında yatan sebepler üzerine de boş konuşmayan bir film.
Andre Stander, vakti zamanında temsil ettiği baskıcı ve ırkçı sistemin bir parçası olmayı içine sindiremeyip çeşitli derecelerde dönüşlerle o sistemin kurtulmak istediği ele avuca sığmaz bir suçluya evriliyor. Zenginden alıp kendi yiyen bir Robin Hood, kendini yıllarca kullanmış, adam öldürtüp bunu kendi kitabına uydurmuş sistemden, onun parasını çalarak intikam alma yolunu seçen bir yol şovalyesi gibi payeler biçilebilecek bir isyancı. Kötü adamın bu denli sempatik gösterilmesi/gelmesi pekçok filmden alışık olduğumuz bir hadise. Ama Stander, bir Charles Manson da değil nihayetinde. Sevebilen, sayabilen, kişilik sahibi bir suçlu. Hatta onurunu kurtarmak, özür dilemek, günahlarından arınmak için bir araba sopa yemeyi göze alabilecek kadar hem de. Suçunun temelinde yatan sebepler ise daha açıklanabilir ve kabul görebilir nitelikte. Kötünün sempatik sunumu meselesi de ayrı bir yazı konusu.
Hollywood’un oyuncak ettiği, cevherini görmemizi engellediği Thomas Jane’den başka filmde Stander’in eşi Bekkie rolünde Kanada asıllı Deborah Kara Unger gibi bir buz kraliçesi de var. Bu sıfat, bir buz patencisi olmasından değil, izleyene sağı solu belli olmayan bir tekinsizlik zerkeden simasını, aynı özellikteki oyunuyla paketleyen, yolda görülse kaldırım değiştirmek ile değiştirmemek arasında ikilemler yol açabilecek vahşi havasından gelmekte. Neyse ki bu filmde o taraklarda bezi yok. Fakat Crash, The Game, Payback gibi filmlerde yarattığı famme fatale, fitne fücur kadınlar ile hermafrodit bir koku sezdirmeyi becermiş bir aktris. Stander çetesinin iki üyesini canlandıran Dexter Fletcher ve David O’Hara da filmin genel havasına çok uyumlu seçimler. Çok derin bir senaryosu ve devasa aksiyon numaraları olmayan Stander’ı beğenmemin önemli sebeplerinden biri, 70’li yılların cool modasının, 80’lerin yapmacıklıklarına henüz bulaşmadığı geçiş dönemini çok iyi etüd etmiş bir görüntü estetiği yanında, müziklerin de aynı geçişe sağladığı uyum oldu. Ocean’s 11-12-13, Out Of Sight filmlerinin süper müzisyeni, güzel insan David Holmes, dramatik yoğunluk içeren sahneler ile araba takip sahneleri arasında kopmadan gidip gelen temalara imza atıyor.

Kanada, Güney Afrika, İngiltere ortak yapımı Stander, A sınıfı Hollywood maceralarının çoğunun canına okuyabilecek güce sahip. Pek ilgi görmediği açık. Zaten DVD’sini de ucuz reyonda buldum. Başka bir husus da filmin yönetmeni Brownen Hughes’ü erkek sanmış olmam. Açıkçası böylesi erkeksi ama estetik (erkekten estetik olmaz mı demek oluyor şimdi bu!) bir filmin yönetmeninin kadın olacağı aklıma gelmezdi. Hani bir önceki Ben Affleck-Sandra Bullock romantizmi Forces Of Nature’un yönetmenliğini bir kadına yakıştırabiliyoruz da Stander’ı yakıştırmıyoruz. Bazı kadınların önyargıları yıkmaları gibi biz de kendi önyargılarımızı sıkça gözden geçirsek iyi olacak. Stander’ın, keşfedilmeyi, zevk almayı bekleyen soğukkanlı bir havası var. Büyük maçları ve sahada oynayan büyük oyuncuları seyretmek zorunda bırakılan, aslında kendisi de çok yetenekli olan yedek sporculara benziyor.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleAkad’ın Göç Üçlemesi Artık DVD’de
Sonraki makalePera Müzesi’nde “Fransız Yönetmenlerden İlk Filmler” Programı
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK