Sinemada Futbol, Futbolda Sinema

Sinemada Futbol, Futbolda Sinema

805
0
PAYLAŞ


Geçtiğimiz hafta Pera Müzesi’ndeki “Arjantin: Sinema ve Futbol” konulu panelden sonra, bu iki alan arasındaki ilişkiyi merkeze alarak, futbol, hayat ve sinema özelinde bir mini dosya hazırlamak istedik. Önce futbolun hayatla yakın bağına değinerek, futbolun önemi üzerinde durduk daha sonra da son dönemde farklı bağlamları dolayısıyla öne çıkan birkaç filmi ve belgeseli değerlendirdik.

Futbol Asla Sadece Futbol Değildir!
Simon Cuper’in aynı isimli kitabında da bahsettiği gibi futbolun endüstrileşmesinden sonra futbol asla sadece futbol olmadı. İşin içine endüstrileşme girdikten sonra reklam gelirleri, yayın hakları, Avrupa maçlarından gelen paralar, bahis oyunları vb. saha dışı faktörler en ince ayrıntısına kadar hesaplanarak, futbolun saha dışı faktörleri sahada oynanan oyunun önüne geçti. Ama bu söz Cuper’in kitabının ismi olmadan önceleri de geçerliliğini koruyordu.

Futbol hiçbir zaman sahada yirmi iki kişinin bir top peşinde koştuğu bir oyun olmadı. Kimi zaman güçlünün güçsüzü ezdiği bir dünya düzenine karşı duruşun sesiydi. Ezilenlerin de sesini duyurabilecekleri bir alandı. Kimi zaman da bireyler için dünyanın kargaşasından kaçış için çevreden izole edilmiş bir sahraydı. Kimsenin müdahale edemediği, kendi içinde kendine özgü kuralları olan, insanın kendi karakterini çevre baskısından uzakta tamamıyla sahaya yansıtabileceği bir ortamdı. Çoğu zaman ise, futbol, fakir gençlerin çıkış şansıydı. Kötü mahallelerde büyümek zorunda kalan gençlerin hayata tutunmasına yardım ederek, inanılmaz başarı öykülerine zemin hazırlıyordu.

Çoğu insan futbolun beşiği olarak İngiltere’yi görse de, kuşkusuz bugün futbol Latin Amerika kadar hiçbir yerde popüler değil. Kıtanın fakirliğine karşın, futbol herkesin oynayabileceği bir oyun. Katılımının kolaylığı haricinde, futbolun insanı gerçek yaşamın ağırlığından kurtaran o kendine özgü durumu da fakir insanların futbola bağlılığını güçlendiren öğelerin başında geliyor. Afrika’dan çıkan en büyük futbolculardan biri olan George Weah da futbolun bu işlevinin altını çizerek, futbolu şu şekilde tanımlıyor: “Futbol, ezilen halkın mutluluğudur.” Latin Amerika ve Afrika gibi halkın çoğunluğunun fakir olduğu kıtalarda futbol, insanları bu fakirliğin ağırlığından kurtarırken, bir yandan da onların bu fakirlikten kurtulmalarının da aracı oluyor. Tıpkı George Weah örneğinde olduğu gibi. Fakir insanların yokluktan düzlüğe çıkmalarını sağlayan futbol, diğer taraftan da suça bulaşmadan yaşamak isteyen onlarca fakir gence de ilham kaynağı oluyor.

“En iyi bildiğim şeyler ahlâk ve yükümlülüklerdir, bunu da futbola borçluyum. Ahlâka dair ne öğrendiysem, futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.”
Albert Camus

Futbolun güçlüyle güçsüz arasındaki mücadelenin merkezi haline gelmesi, onun hayatla olan yakın bağını da ortaya koyuyor. Pek çok kişiye uğrunda savaşılacak bir amaç veren ve bu şekilde hayatta hiçbir amacı olmayan insanlara aidiyet duygusu kazandıran futbolun, sadakat temeli üzerine kurulu bir takım oyunu olması, ahlâki kuralların ve sorumlulukların önemini de vurguluyor. Çünkü tıpkı hayatta olduğu gibi top hiçbir zaman beklendiği köşeden gelmiyor. Ama bu belirsizlik hayatta insanları olumsuzluğa doğru iterken, futbolda tam tersi şekilde bir kenetlenmeye ve inanca yöneltiyor. Futbol, insanlara ayakta kalmanın, mücadelenin ve dayanışmanın gücünü göstererek, bir karşı koyuş ruhu aşılıyor. Hayat, insanlara ters köşeden gol atarken, futbol ise hakemin son düdüğüne kadar insanlara maçın bitmeyeceğini vurguluyor. Tekil mücadeleden çok, bir takım oyununu destekliyor.

Futbolun endüstrileşmesinden sonra rasyonel yanı ağırlık kazansa da, takımın sahada iyi oynamasından çok, saha dışında iyi yönetilmesi daha önemli olsa da futbol hâlâ kitlelerin hayata kendilerince el koymalarının önemli bir yolu olmaya devam ediyor. Arjantin İngiltere’yi yenerken, aynı zamanda bütün ülke de kapitalizme bir gol atmışçasına seviniyor. Futbolun etiğine leke sürülmesine rağmen, elle atılan goller birden “Tanrı’nın eli” oluyor. Kişiler sembolleşiyor, semboller ise Tanrısallaştırılıyor. Futbol asla sadece futbol olmadığını gösterirken, kimi zaman dünyadan kaçış kimi zaman ezilenlerin mutluluğu kimi zaman da düşmüş insanların kurtarıcısı haline geliyor. İktidarlar futbolu halkı uyutmak için kullanırken, halk ise yine futbolu kullanarak iktidarları vuruyor. En büyük gösteriler yine halkın er meydanında gerçekleşiyor. Sloganlar atılıyor, beyaz mendiller sallanıyor, hükümetler istifaya çağrılıyor. Milli takım yeniliyor, hükümet değişiyor. Futbol insanlara birlikten güç doğar mesajı verirken, yeri geldiğinde de bu güç vasıtasıyla pek çok değişime önayak oluyor. Önce bireyleri değiştiriyor. Sonra kitlesel bir güç haline geliyor. En sonunda da takım oyununun gücünü tüm dünyaya kanıtlıyor.

Sinemada Futbol


Dar Alanda Kısa Paslaşmalar
Yeni Sinemacılar’ın senaryosunu yazdığı, Serdar Akar’ın yönettiği Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, bizlere hayatın ve futbolun benzeşen yönlerini göstermekle birlikte takım oyununun da önemini vurgular. Esnafspor bir yandan kapitalizmin, sanayileşmenin ve profesyonel örgütlenmenin dayatmasına karşı koymaya çalışır. Diğer yandan da bu dayatmalar haricinde, hayatın ağırlığı altında gün geçtikçe ezilen oyuncuları tek bir hedef uğrunda toparlamaya uğraşır. Herkes son sezonlarını oynadıklarının bilincindedir; ama yine de futbol aracılığıyla hayatlarında bir defa da olsa söz geçiremedikleri düzene gol atmaya niyetlidir.

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar bir takımı oluşturan oyuncuların tek tek kendi hayatlarında yaşadıkları sorunlarla bir takımın yaşadığı sorunları paralel olarak aktarır. Bir futbol takımının tutunma çabasıyla sıradan insanların yaşam mücadelesini tek bir potada eriterek, izleyenlere kıssadan hisse tadında hayat ve futbol üzerine bir güzelleme sunar. Hayatın futbola fena halde benzediğini, iyi bir takımın yoksa bireysel olarak ne kadar yetenekli olursan ol kaybedeceğini gözler önüne serer.

Goal
FIFA sponsorluğunda çekilen Goal serisi pek çok gence ilham verebilecek bir film olduğu gibi, varoluşlarda büyüyüp sonra dünyaca ünlü birer futbol yıldızına dönüşen pek çok futbolcunun hayat hikâyesini de bir peri masalı estetiğinde sunar. Pele’den Maradona’ya kadar pek çok futbol ilahının yoksul bir çevrede yetiştikten sonra bütün dünyada tanınan bir futbolcu haline gelmesinin tesadüfi olmadığı gösterilirken, bu yükselişte karşılaşılabilecek olası tehlikeler de serinin ilerleyen filmlerinde su yüzüne çıkar.

Bir gencin hayalleri uğruna verdiği mücadeleyi anlatan Goal serisi, FIFA’nın da baskısıyla arka planında gençlere ders olabilecek pek çok küçük hikâyeyi de barındırır. Fakat bütün bunların ötesinde, seri özellikle futbolun gücünü ve bu sporun insanı nasıl bambaşka birine dönüştürebileceğini vurgular. Futbolun bir din gibi insanların hayatlarını şekillendirmedeki gücünü gösterirken, arka planda da şaşaalı hayatların ve birer mabede benzeyen futbol stadyumlarının birbirlerine tezat oluşturabilecek yansımalarını sunar.

Power of the Game
FIFA’nın desteğiyle 2006 Dünya Kupası için bir belgesel hazırlanır. Bu belgesel için üç yönetmenle anlaşılır. Üç ayrı bölümden oluşan bu belgeselde, Pat O’Connor ve Daniel Villar ikilisiyle birlikte 67 yaşındaki ünlü İngiliz yönetmen Michael Apted de vardır. 2006 Dünya Kupası’nı anlatan belgeselin çekimleri sırasında Apted, ülkesindeki ırkçılık ve şiddet olaylarıyla birlikte futbolun da gücünü vurgulayacak yeni bir belgesel çekmeye karar verir. Power of the Game bu yüzden 2006 yılında Almanya’da düzenlenen Dünya Kupası’nın öncesinden başlar. Amerika, Almanya, Arjantin, Güney Afrika, İran ve İngiltere’de gerçekleştirilen çekimlerde, futbolun değişik yüzleri gösterilir. Amerika’da futbola olan ilginin azlığına, Almanya’nın Dünya Kupası’nda ırkçılık ve şiddetle mücadelesine, Arjantin’de fakir mahallelerdeki gençlerin futbolla değişen hayatlarına ve İran’daki toplumsal eşitsizliğe kadar daha pek çok toplumsal sorun futbolun çevresinde belgeselde yer alır. Apted bu belgeselde, futbolun kültürleri ve insanları birleştirici etkisini öne çıkarır. Toplumsal sorunlara karşın bu oyuna duyulan ilginin sürekli artarak devam etmesini ve futbol yoluyla daha iyi bir geleceğe sahip olan gençleri mercek altına alır.

Maradona by Kusturica
Çocukluğumuzdan beri hep onun golleriyle büyüdük. Tanjuları, Aykutları, Metin-Ali-Feyyazları hep onunla karşılaştırdık. Futbolun asla sadece futbol olmadığını onunla öğrendik. Attığı goller, futbolun saha içinde yirmi iki kişinin bir top peşinde koştuğu bir oyundan ibaret olmadığını gösterdi. İngiltere’ye attığı gol, İngiltere’nin sadece yeşil sahalarda yediği bir gol değildi. Binlerce yıldır dünyanın pek çok yerinde kolu olan, sömürgeci İngiltere ilk defa aciz kalıyordu. İlk defa yerle bir oluyordu… İngiltere güçlü ordusuyla, sömürgeci ve yayılmacı politikasıyla, eli kanlı Kraliçesi’yle yeşil sahaya gömülmüştü o gün. Bizlerse çok sonra anladık o muhteşem maçın perde arkasını… Arjantinli oyuncuların maça nasıl motive olduklarını, Maradona’nın o golü atmadan önce düşündüklerini ve o maçtan sonra o gol üzerine yazılan yüzlerce yazıyı… Maradona buydu işte! Emir Kusturica’nın dediği gibi, futbolcu olmasaydı devrimci olurdu Maradona. Prens Charles’ın elini, “kanlı” diye sıkmayan, Amerika onu çağırdığında, Amerika’ya kolunu gösterip Fidel Castro’nun yanına koşan, İtalya’da ilk defa Güney’i Kuzey’in hegemonyasından kurtaran, FIFA’ya “hırsız” diye bağıran adamdı o. Emir Kusturica da belgeselinde futbolcu Maradona ile devrimci Maradona’yı birbirine paralel bir şekilde ele alıyor.

Asi Ruh
Beşiktaş, Türkiye’de her zaman Galatasaray ve Fenerbahçe’den sonra anılır. Hem şampiyonluk periyodu olarak hem de taraftar sayısı olarak diğer iki kulübe göre daha geride kalır. Bu dezavantajlarına rağmen, Beşiktaş’ın taraftar grubuysa diğer taraftar gruplarına göre daha kemikleşmiş ve organizedir. Yıllardan beri süregelen “halkın takımı” imajının altında, bir nevi hayatını bu takıma adayan ve diğer iki kulübün hegemonyasını kabul etmeyen, egemen ya da egemen kılınmak isteyen güce isyan eden bir taraftar grubudur. Çarşı grubunun isyanı ve karşıtlığı bir yandan da onların slogan ve tezahüratlarına da politik bir anlam katar. Çarşı egemen olan, kendini kısıtlayan, edilgenleştiren ve himayesi altına almaya çalışan her şeyin karşısında durarak, kendine açıkça politik bir yer belirler. Bu duruş kimi zaman ülkenin içinde bulunduğu durumlara da bir tepki olarak sloganlara yansır. Sadece genelin arkasında durduğu söylemler dışında, ülkenin konjonktürel dalgalanmalarına da Çarşı reaksiyonda bulunur. Ormanları yakanları söver, Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü kutlar, Kızılay’a kan bağışında öncü rol oynar. Beşiktaş sevgisinin dışında, “halkın takımı” imajı taraftarın takımını destekleme biçimine de sirayet eder. Asi Ruh belgeseli bu anlamda, Çarşı grubunun sadece bir taraftar grubu olmadığının altını çizer ve Çarşı’nın diğer taraftar gruplarından ayrılan yönlerini daha iyi anlamamıza imkân tanır. Çarşı’nın, karşıtlığının altında yatanları gösterir.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleAnother Earth
Sonraki makaleFetih 1453 Seyirci Rekoruna Koşuyor
Avatar
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK