Mustafa

Mustafa

470
0
PAYLAŞ


Türkiye’de Atatürk hakkında film yapmanın muhtelif zorlukları olduğu aşikârdır. En başta, üzerinde mutabık kalınan bir Atatürk biyografisinin olmaması bahsedilen zorluğun asıl sebebidir. Bunun yanında, bazı toplumsal kesimlerin “Atatürk Kültü”ne sığınarak meşruiyetlerini ortaya koymak istemeleri ve bu meyanda dokunulması, irdelenmesi, yorumlanması memnu bir “özel alan” oluşturmaları da böyle projelerin ortaya konulmasına engel teşkil etmektedir. Hâlbuki Kurtuluş Savaşı’nın Başkumandanı ve devlet kurucusu olarak Türkiye tarihinin en önemli tarihsel şahsiyetinin nasıl bir insan olduğunu, nasıl çalıştığını, nasıl yaşadığını, nasıl düşündüğünü gelecek kuşaklara aktarmak açısından böylesi girişimlere köstek değil destek olunması gerekmektedir. İtalyan sinemacı Lattuada’nın “hiçbir şey bir ulusun tüm temellerini sinemadan daha iyi ortaya koyamaz” şiarını düşündüğümüz zaman yedinci sanatın ne kadar etkili bir ifade biçimi olduğunu daha iyi idrak ederiz.

Üzerinde uzlaşılan bir Atatürk portresinin olmamasının sebebi ise, yakın tarihimizi bilmememizden ve objektif bir tarih anlatısı ortaya koyamamamızdan kaynaklanmaktadır. Tarihe bakışın ne kadar objektif olabileceği de bir sorunsaldır ve bu da tam olarak mümkün değildir. Fakat en azından yaşanmış gerçekleri olduğu gibi ortaya koymak ve yorumu da okuyucuya, izleyiciye bırakmak mümkündür ki, maalesef bu bile başarılmış değildir. Bu çerçevede, toplumun tüm kesimlerinin üzerinde büyük oranda mutabık kalacağı bir Atatürk filmi bugünkü konjonktürde mümkün gözükmemektedir. Bununla birlikte bahsedilen mutabakata varılması için de bir yerlerden başlanması gerekmektedir. Can Dündar’ın Mustafa’sı başlangıç filmi olarak önemlidir ve üzerinde durulmalıdır.
Mustafa önemli bir filmdir. Toplumda dokunulması imkânsız gibi görünen Atatürk’ün özel hayatını izleyiciye aktarması ve bunun yanında bir anlamda 1881’den 1938’e Türkiye’de neler yaşandığının irdelemesi bakımından da takdire şayandır. Tabu kabul edilen ve sorgulanamayan olgular Dündar tarafından gayet itinalı bir şekilde dile getirilmiştir. Ülkemizin bugünkü koşullarda karşılaştığı problemlerin kaynağının Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da mevcut olduğu ve o zamanlarda çözüm yolunda adımlar atılamadığı için sürekli ertelendiği ve sonuçta bugünkü halini aldığı da filmden çıkarılabilir. Askerlerin siyasete dâhil olmamaları gerektiğinin o günlerde de tartışılması ve ülkenin gidişatı nedeniyle bunun başarılamaması da filmden anlaşılmaktadır. Bunun gibi unsurlar göstermektedir ki, ülkemizin kadim sorunlarının anlaşılabilmesi için Cumhuriyet’in ilk yıllarının iyi anlaşılması ve yorumlanması gerekmektedir.
Can Dündar’ın belgesel filmi Mustafa gösterime girdiğinde epeyce bir fırtına kopardı desek abartmış olmayız sanırım. Filmi çok beğenenler olduğu gibi, yerden yere vuranlar ve buradan nasıl bir adli vaka çıkarırım diyenler de oldu. Fakat filmin içerik olarak değerlendirilmesi sınırlı kaldı kanımca. Özel hayatın ayrıntılarına takılıp kalanlar filmin bütününü kaçırdıkları gibi kafalarında nasıl bir Atatürk imgesi olduğunu da dışa vurmuş oldular ve hatta Atatürk hakkında film çekilmesinden oldukça rahatsız olan kitleler dahi oldu. Türkiye’de bu durumu anlamak bir bakıma mümkündür. Çünkü Atatürk’ün kendi tekellerinde olduğunu zanneden kesimler, gerçeklerin bir şekilde topluma arz edilmesinden oldukça rahatsız oldular. Nedeni ise siyaseten kullandıkları Atatürk ve düşüncesinin toplum tarafından anlaşılmasından ve gerçeklerin günışığına çıkmasındandı.
Geleneksel toplumdan modern topluma geçişte yaşanan sancılar, devrim mi, evrim mi şeklindeki kritik soru, Ata’nın silah arkadaşlarıyla ayrı fikren düşmesi gibi can alıcı sorular üzerinde durulmadı çünkü vatandaşımızın kafasında böyle bir soru işareti yoktu. Dündar bu sorulara ayrıntılı cevap vermiyor burası açık. Fakat burada filmin en önemli işlevi bu soruların sorulması ve kamuoyuyla paylaşılması olsa gerektir. Özellikle savaş kazanıldıktan ve belirli şeyler yapıldıktan sonra çıkılan memleket turunda karşılaşılan sefalet ve bu durumun sebebi üzerinde düşünülmesi gibi detaylar da kanımca oldukça önemliydi.
Film, resmi tarih yazımının pek uzağında yer almadığı gibi zaman zaman revizyonist bakış açısı da sunmakta. Fakat resmi tarihi sorgulama ihtiyacı hisseden insanlara belirli bir yerden başlama imkânı sunduğu da ortadadır.”Yahu bu tarih denen şey acaba gerçekten bize anlatıldığı gibi mi” diyenler yukarıda andığım belirteçlerden yola çıkarak değişik ve revizyonist bir tarih yazımının olduğunun farkına varabilirler ve resmi tarihi sorgulayabilirler. Ama bize anlatılanlar yeterli diyenler için tabii ki bir sorun olmadığı ortadadır.
Belgesele bütünsel olarak bakıldığında, en azından benim açımdan yeni şeyler söylemediğini, yeni açılımlara imkân vermediğini ifade edebilirim. Sinematografik açıdan da artık iyice kanıksadığımız Can Dündar belgesellerinin dışına çıkmadığı görülmektedir. Atamızın özel hayatına ilişkin daha önce bilmediğim ayrıntılarla karşılaşmam benim için tek yeniliktir. Fakat yukarıda da belirttiğim gibi Dündar’ın sorduğu sorular üzerinden değişik bir tarih anlatısının ipuçları da çıkacağı ortadadır. Son tahlilde Dündar’ın Mustafa’sı ülkemizde eksikliği hissedilen belirli bir boşluğu doldurma, Ata’mızın özel ve siyasi hayatını anlama açısından ilk film olma özelliğini korumaktadır ve büyük ihtimalle de korumaya devam edecektir.
Hasan Hüseyin Akkaş
hhakkas@hotmail.com
PAYLAŞ
Önceki makaleTo the Wonder
Sonraki makale10. İstanbul Lisesi Liseler Arası Kısa Film Yarışması

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarih bölümünden mezun. Tarih okurken sosyoloji, siyaset bilimi ve edebiyata merak duydu. Yazmayı ve özellikle eleştirel yazmayı oldukça önemsiyor. Sinemaya olan ilgisi lise yıllarına dayansa da fakültedeki bir hocasının etkisiyle sinemaya ilgisi arttı ve izledikleri filmleri yazmayı önemsemeye başladı. Yerli filmleri yazmayı, kültürel unsurlara daha hakim olduğu düşüncesiyle daha çok önemsiyor. Amerikan klasik filmleri ile Avrupa sinemasını ve İran Sinemasını önemsiyor. İtalyan Yeni Gerçekçi sinema akımı ve bunun Türkiye’deki izlerini araştırıyor… Lattuada’nın şu sözünü sinema hakkında temel şiarı olarak benimsiyor:”Paçavralar içinde miyiz? Paçavralarımızı gösterelim. Yenildik mi? Felaketlerimize bakalım. Onlar mafyaya mı, Hipokrat sofuluğa mı, konformizme mi, sorumsuzluğa mı, hatalı eğitime mi borçluyuz? Borçlarımızı acımasız bir şereşilik aşkıyla ödeyelim ve dünya, gerçekle bu büyük savaşa heyecanla katılacak… Hiçbir şey bir ulusun tüm temellerini sinemadan daha iyi ortaya koyamaz”.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK