Call Girl

Call Girl

573
0
PAYLAŞ
 
Stockholm’de 70’lerin sonunda bir yanda ütupik bir toplum kurma hayalleri diğer yanda ise bakanları dahi içine alan çok büyük bir seks ticareti… Toplumsal dönüşüm, kadın-erkek eşitliği, cinsel devrim gibi önemli gelişmeler yaşanırken, bütün bu dönüşümün arka planında ise muazzam bir kadın sömürüsü, sınıf eşitsizliği ve devlet iktidarının bütün kurumları yutan yetkisi sözkonusu. Telekız bütün bunları uzunca sayılabilecek süresi (140 dk.) içerisinde Başkanın Adamları filmine öykünerek aktarmaya çalışırken, süresini ekonomik kullanamıyor. Hikâyesini anlattığı kızların dramını anlatmak ve onların hikâyesini politik bir gerilime malzeme yapmak istemediği için uzun uzun kızların içerisine düştüğü durumu ekrana yansıtırken, öte yandan da bir tür filmi kotarmaya çabalıyor. Tür filminin trüklerini kullanırken araya giren drama bölümleri filmin temposunu düşürüp filmin sarkmasına neden olduğundan, filmi de zayıflatıyor. Ahlaki olarak karakterlerini sömürmemek için yapılan bu tercih, filmin anlatı yapısını ise zedeliyor. Telekız’ın en büyük handikabı, içinde birden çok filme yetecek bir malzemeyi yeterince toparlayamaması oluyor.
Yönetmenin bol kesmeli kısa planlarla dinamik bir kurgu yapısı benimsemesi, filmin bazı bölümlerinde anlatıyı ferahlatsa da, filmin uzun süresi düşünüldüğünde bunun da yetersiz kaldığını söylemek mümkün. Ayrıca filmin kurgusunun ve kimi sekanslarda aşırı derecede stilize bir hâl alan kısa planlar, göz alıcı çekim açıları ve baskın müzik kullanımı, genç kızların bunalımları ve kriz anlarıyla bir tür doku uyuşmazlığını daha da görünür kılarak ters bir etki yaratıyor. Gençlerin yalnızlığını daha da perçinleyerek sinemasal olarak buna vurgu yapan uzun ve geniş planlardan bambaşka bir sinema estetiğine geçiş yapmak seyirciyi de yoruyor.
Bir televizyon dizisi için iyi bir malzeme sağlıyor Telekız, ama sinema filmi olarak düşündüğümüzde doku uyuşmazlığından muzdarip, temposu sürekli dalgalanan ve odağını iyi seçememiş bir yapım olarak duruyor. Türün önde gelen örnekleriyle iletişim içinde olmasına karşın, son kertede çarpıcı finaline karşın, istediği etkiyi uyandıramıyor. Filmi izledikten sonra ise şu soruyu sormamak mümkün değil tabi: Bu filmi David Fincher ya da Köstebek (Tinker Tailor Soldier Spy, 2011) filminin yönetmeni Tomas Alfredson çekseydi, nasıl olurdu acaba? Muhtemelen çok daha çarpıcı bir tür filmi izlerdik, ama Mikael Marcimain elindeki malzemeyi yeterince ekonomik ve işlevsel kullanamamış.
Barış Saydam
Bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleGüz Sancısı
Sonraki makaleİLEF’ten Yeni Romanya Sineması Programı
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK