Güz Sancısı

Güz Sancısı

810
0
PAYLAŞ


Tomris Giritlioğlu, Türkiye tarihinin önemli olaylarını başka bir deyişle belleklerde hâlâ canlılığını koruyan tarihi dönemeçleri konu alan önemli filmleri ve dizileriyle tanınan bir yönetmendir. Tarihe olan duyarlılığıyla öne çıkan yönetmenin Salkım Hanımın Taneleri, Çemberimde Gül Oya, Hatırla Sevgili, Bu Kalp Seni Unutur Mu? gibi projeleri ilk anda hatırlanabilecek film ve dizilerden birkaçıdır. Sinema filmi olan Salkım Hanımın Taneleri, 1942 Varlık Vergisi ‘faciasını’ anlatan, Türk Sineması’nın başarılı dönem filmlerinden biridir. Giritlioğlu’nun çalışmaları başyapıt payesini elde edemese bile, geniş toplum kesimlerinin dikkatini çekmeyi başaran, popülaritesi yüksek projeler olarak değerlendirilebilir. Bu projeler sıradan vatandaşın tarihe olan ilgisini artırdığı gibi, bizim gibi belleksiz bir toplumda geçmişimizi sorgulamaya vesile olması hasebiyle de oldukça önemlidir.
Giritlioğlu’nun son filmi olan Güz Sancısı, Yılmaz Karakoyunlu’nun romanından, Etyen Mahçupyan ve Nilgün Öneş tarafından senaryolaştırılan, Türkiye’de azınlıklara yönelik en büyük yağma ve talan hareketi olan 6–7 Eylül 1955 olaylarını anlatmaya çalışmıştır. Bu anlatımın merkezinde ise milliyetçi bir Türk genciyle fahişelik yapan Rum Elena arasındaki aşk ilişkisi vardır. Fakat filmin detaylı işlenmemesi, daha doğrusu Eylül 1955’e nasıl gelindiği hakkında herhangi bir bilgi verilmemesi, tarihsel süreci bilmeyenler açısından pek doyurucu olmamaktadır. Tabiidir ki, yönetmenin bu sürece nasıl gelindiğini açıklaması beklenemez/beklenmemelidir. Merak eden izleyici tarih kitaplarını karıştırarak detaylı bilgi edinebilir. Yine de sonuca baktığımızda böyle bir eksiklik göze çarpmaktadır.
Filmin etkili bir anlatım gücüne sahip olduğunu söylemek zordur. Genel olarak meramını anlattığı, mesajını verdiği kabul edilmesi gereken bir gerçek olsa bile, filmin trajik yapısında eksiklikler olduğu (milliyetçi gencin, solcu arkadaşının hatta kardeşinin dövülerek öldürülmesi olayına fazlaca kayıtsız kalması gibi) konunun detaylı bir biçimde işlenmediği ve seyirciye tarihsel bir gerçeği hatırlatmanın dışında sinematografik öğeler açısından pek tatmin etmediği iddia edilebilir. Gerçi Türk Sineması’nın temel eksikliklerinden biridir dönem filmlerinin, tarihi filmlerin görselliğe de hitap edecek şekilde beyazperdeye aktarılamaması. Buna rağmen izleyicinin böyle bir beklenti içinde olması da doğal karşılanmalıdır. Oyuncuların performansı açısından ise, birkaç oyuncu dışında (solcu genç) diğerlerinin vasat olduğu görülmektedir. Filmin izleyiciyi sıkmadığı, temposu yüksek olmasa da belirli bir düzeyi tutturduğu aşikârdır. Fakat yukarıda da belirtildiği gibi bir tür yavanlık, doyurucu olamama filmin ruhuna sinmiştir adeta.


 Filmin konusuna kısaca değinelim. Olaylar milliyetçi gencin üyesi olduğu Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin, Kıbrıs sorununda ihtiyatlı davranan bir gazete sahibini öldürmesiyle başlıyor. Şüpheli ölümü araştıran solcu gencin, olayın cinayet olduğunu öğrenmesi cemiyeti rahatsız etmiştir. Cinayetin ortaya çıkmaması için cemiyet, milliyetçi gencin ağzından arkadaşının bu işi soruşturduğunu öğrenir ve solcu genci döverek öldürür, beraber oldukları halde milliyetçi genç en yakın arkadaşının öldürülmesi karşısında hiçbir şey yapamaz. Bütün bu olayların ortasında milliyetçi genç Elena ile yakınlaşmaktadır. Kıbrıs Türktür Cemiyeti de Rumlara karşı kamuoyu oluşturmaya ve öfke saçmaya devam etmektedir. Birkaç gün içinde büyük olayların olacağı açıktır. Cemiyetin başkanının kızının cinayeti öğrenmesi ve nişanlısı olan milliyetçi gencin de bu olayda parmağının olduğunu öğrenmesiyle ilişkileri kopar ve milliyetçi genç iyice yalnızlaşarak kendini tamamen Elena’ya kaptırır. Olaylar bu minval üzere devam eder. Filmin sonunda 6–7 Eylül olayları gerçekleşir. Milliyetçi genç nihayet uyanır ve gerçekleri görür ama çok sevdiği Elena cemiyetin fedaisi tarafından öldürülmüştür.
6–7 Eylül 1955 olayları Türkiye tarihinde azınlıklara yönelik en büyük linç (ekonomik, sosyal) hareketlerinden biridir. Gayrimüslimlere ve özellikle de Rumlara karşı yapılan bu yağma ve talan hareketi, Türkiye’de yabancı düşmanlığının hangi merhalelerden geçerek bugünlere geldiğini göstermesi açısından da ilginçtir. Kıbrıs konusunda kamuoyu oluşturarak, yapılan görüşmelerde delegasyonun elini güçlendirmek için yapılan bu nümayiş çok çarpıcıdır. Selanik’teki Atatürk’ün evinin bombalandığı haberiyle beraber, önceden tertip edilmiş olan hazırlıklar uygulanmaya başlanmış ve büyük bir insanlık dramı yaşanmıştır. Azınlıklara ait binlerce işyeri talan edilmiş, insanlar öldürülmüş ve hafızalardan silinmesi imkânsız yaralar açılmıştır. Bu nümayişte dönemin başbakanı olan Menderes ve hükümetinin sorumluluğu büyüktür. Olayların sonunda Türkiye’de adet olduğu üzere sorumluluk solculara yüklenmiş ve tutuklamalar olmuştur. Fakat olaylarla hiçbir ilgisi olmayan solcular daha sonra salıverilmiştir. Olayların asıl failleri ise hiçbir zaman bulunamamıştır. Varlık Vergisi ‘Faciası’ndan sonra ekonominin Türkleştirilmesi ve homojen bir ulus-devlet amacıyla gerçekleştirilen bir vandalizmdir 6–7 Eylül olayları.
Güz Sancısı’nın sinema filmi olarak önemi, Türkiye tarihinin çok önemli bir olayını gündeme getirmesi ve tarihsel bilinç oluşturma yönünde küçük de olsa bir adım atmasında yatar. Buna mukabil, sinema sanatına gerek senaryo gerekse yönetim anlamında herhangi bir katkı sunmadığı açıktır. Hatta senaryoda yer yer eksiklikler ve kopukluklar olduğu bazı bölümlerin muğlâk kaldığı, inandırıcılıktan uzak olduğu bile savunulabilir; fakat bütün bunlara rağmen Güz Sancısı, Türk Sineması’nda bir eksiği doldurması açısından önemlidir ve ciddiye alınmalıdır. Filmin final sahnesi ve Rumca çalınan müzik de oldukça etkileyicidir.
Hasan Hüseyin Akkaş
hhakkas@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleDevrim Arabaları
Sonraki makaleCall Girl

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarih bölümünden mezun. Tarih okurken sosyoloji, siyaset bilimi ve edebiyata merak duydu. Yazmayı ve özellikle eleştirel yazmayı oldukça önemsiyor. Sinemaya olan ilgisi lise yıllarına dayansa da fakültedeki bir hocasının etkisiyle sinemaya ilgisi arttı ve izledikleri filmleri yazmayı önemsemeye başladı. Yerli filmleri yazmayı, kültürel unsurlara daha hakim olduğu düşüncesiyle daha çok önemsiyor. Amerikan klasik filmleri ile Avrupa sinemasını ve İran Sinemasını önemsiyor. İtalyan Yeni Gerçekçi sinema akımı ve bunun Türkiye’deki izlerini araştırıyor… Lattuada’nın şu sözünü sinema hakkında temel şiarı olarak benimsiyor:”Paçavralar içinde miyiz? Paçavralarımızı gösterelim. Yenildik mi? Felaketlerimize bakalım. Onlar mafyaya mı, Hipokrat sofuluğa mı, konformizme mi, sorumsuzluğa mı, hatalı eğitime mi borçluyuz? Borçlarımızı acımasız bir şereşilik aşkıyla ödeyelim ve dünya, gerçekle bu büyük savaşa heyecanla katılacak… Hiçbir şey bir ulusun tüm temellerini sinemadan daha iyi ortaya koyamaz”.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK