Rüzgarın Hatıraları

Rüzgarın Hatıraları

719
0
PAYLAŞ
Rüzgarın Hatıraları

ruzgarin-hatiralari-afisMarc Nichanian Edebiyat ve Felaket isimli kitabında, tanıklığın ne demek olduğunu yeterince anlayamadığımızı, çünkü Felaket olayının tam olarak neyi kapsadığını anlamaktan uzak olduğumuzu söyler. 1915’te neler yaşanmıştır, olayın tarafları nasıl bir tarihyazımı üzerinden olayı anlatmış ve tanıklar nasıl bir ruh hâliyle hayatlarına devam etmiştir… Bunları iyi okuyabilmek, tanıkların psikolojilerini kavrayabilmek için dönemin geniş bir panoramasını çıkarmak, kendi koşulları içerisinde dönemi ve yaşananları okumak ve yüzleşmeye çabalamak önem taşır.

Özcan Alper, Aram isimli çevirmenlik yapan bir Ermeni ressamın İkinci Dünya Savaşı zamanında siyasi nedenlerle sürgün edilme hikâyesini tam da bu yüzleşme çabası üzerinden kurar. Alper’in yapmaya çalıştığı şey, geçmişi yeniden yaratarak tarihyazımına yeni bir çentik atma çabasından uzaktır. Alper de Nichanian’ın bahsettiği gibi her şeyden önce Felaket’i kavrama ve onunla yüzleşmeyle ilgilenir. Geride kalanların, Felaket’i yaşayan tanıkların psikolojilerini açığa çıkarmaya çalışır. Bunun için de İkinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak 1915’e kadar giden, geriye doğru akan, bir tarih aralığı içerisinden hikâyesini anlatır.

Aram’ın yolculuğunda, Ermeni şair Aram Pehlivanyan’dan Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Walter Benjamin ve Stefan Zweig gibi kendi dönemlerinde benzer sürgün deneyimleri yaşamış ve dönemine tanıklık etmiş önemli isimlere de referans verilir. Alper bu isimlere referans vererek Aram’ın travmasını seyircinin anlamasını kolaylaştırırken, öte yanıyla da anlatısını bireysel hafızadan kolektif hafızaya uzanan bir noktaya taşır.

Aram’ın İstanbul’dan kaçarak Gürcistan sınırındaki kulübeye sığınmasıyla birlikte filmin biçimsel yapısı da değişmeye başlar. Heinrich Heine’nin eserini tercüme etmeye çalışan Aram, kaçtığı sığınıkta çizdiği kara kalem çizimlerle bilinçaltına bastırdığı travmatik deneyimlerini de ortaya çıkarır. Aram’ın deneyimleri ve yaşadığı travma, bu şekilde bir tür Felaket anlatısına dönüşür. Resimler çizildikçe travmanın boyutu da netlik kazanır ve flashback sahneleriyle birlikte Felaket görünür bir hâle gelir. Alper’in yapmaya çalıştığı şey, Nichanian’ın da bahsettiği gibi tanıklık etmenin travmasından önce, Felaket’in kendisiyle yüzleşme çabasıdır. Bu yüzden çizilen resimler bastırılan kişisel anıları açığa çıkardığı gibi toplumsal bilinçdışını da yansıtır.

ruzgarin-hatiralariTarkovski’nin Ayna (Zerkalo, 1975) filmindeki başkarakterin kendi anılarında geriye doğru yaptığı yolculuk gibi Aram da kendi zihninin karanlık dehlizlerinde bir yolculuğa çıkar. Ayna’daki yolculuk nasıl kişisel geçmişi İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Sovyet toplumunun yaşadıklarıyla örtüşüyorsa, Aram’ın yolculuğu da 1915’te Ermenilerin yaşadıklarıyla örtüşerek büyük resmi görmemize olanak sağlar.

Filme ilham veren isimlerden biri olan şair Pehlivanyan da Aram gibi hayatının büyük bir kısmını sürgünde geçirir. Karadeniz’in karşı kıyısından memleketine dönüp bakarak sigara içtiği ve memleketini düşündüğü zamanlar en mutlu anlarıdır. Memleketinden ayrıldıktan sonra Pehlivanyan şiir yazmayı bırakır. Geçmişini, geçmişte yaşadıklarını anlatmaz. Anlatamaz. Burada tanıklık etmenin ağırlığı da ortaya çıkar. Nichanian, tanığın tanıklık etmek zorunda olduğu şeyin aslında tanık olarak kendi ölümü olduğunu söyler. En yakınındakilerin ölümünü görüp buna müdahale edememenin ve gördükleriyle yaşamak zorunda kalmanın getirdiği bir travma sözkonusudur. O yüzden de, yaşananları ifşa etme aynı zamanda kendi çaresizliğiyle çevresindekilerin ölümüne karşın yaşamaya devam etmenin getirdiği suçluluk duygusu iç içe geçer. Filmdeki Aram da Felaket’e tanıklık etmenin ağırlığıyla kendisini içsel hapishanesine hapseder. O yüzden de konuşamaz, yaşadıklarını anlatamaz.

Sonbahar (2008) ve Gelecek Uzun Sürer (2011) filmlerinden sonra Özcan Alper, Rüzgârın Hatıraları’nda bir kez daha Aram’ın hikâyesi üzerinden toplumsal travmalar ve geçmişle yüzleşme gibi temaları sorgular. Geride kalmanın, tanıklık etmenin ağır yükünü sırtlamış karakterlerin hikâyesiyle birlikte toplumsal bilinçdışının ve vicdanın sesi olmayı sürdürür.

Not: Bu yazı daha önce 11. İşçi Filmleri Festivali’nde dağıtılan gazetede yayımlanmıştır.

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleDurak
Sonraki makaleCarol

1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası’nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo’nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK