Kuyu

Kuyu

639
0
PAYLAŞ
Kuyu

Metin Erksan 1985 yılında verdiği bir röportajda, 1964’te Berlin Film Festivali’nde Susuz Yaz filmiyle büyük ödülü aldıktan sonra işsiz kaldığını, ne devletin ne de bir başka kimsenin kendisine iş teklifinde bulunmadığını söyler. Bunun üzerine kendi parasıyla Sevmek Zamanı (1965) filmini ve daha sonra da Kuyu (1968) filmini çektiğini belirtir(1). Her iki filme de yakından bakıldığında ‘zamanın ruhuna’ aykırı ve tamamen tutku odaklı bireysel filmler olduğu görülür. Metin Erksan’ın iş bulamaması üzerine mi, yoksa politik koşulların dolaylı olarak zorlamasıyla sinema anlayışındaki değişimden dolayı mı böyle bir tercihte bulunduğu ve sonra da başyapıt olarak kabul edilen bu iki filmi çektiği tam belli olmasa da 1965 yılının Erksan için bir dönüm noktası olduğu aşikârdır. Gerçi Metin Erksan 1968’de çektiği Kuyu filminden sonra iz bırakan bir filme imza atamamış ve 1977’de son filmini çekerek sinemada yönetmen kimliğini bırakmıştır. Sinema, politika ve kültür üzerine sürekli kafa yoran ve hatta kitap yazan bir entelektüel olarak var olmuştur.

Kuyu filmi üzerine yapılacak üstünkörü bir değerlendirmeyle- ki zamanında otorite kabul edilen bir sinema eleştirmeni ve senaryo yazarı tarafından da yapılmış- köylü bir adamın sevdiği bir kadını defalarca zorla dağa kaldırmasının anlatıldığı ve sinemanın değil psikiyatrinin konusu olması gereken (2) bir film olarak nitelendirilmiştir. Yakalanan hapse düşen ve çıktıktan sonra tekrar kadını dağa kaldıran tutkulu erkek karakterden ve her seferinde dağa kaldırılmaktan ve tecavüzden kurtulamayan çaresiz bir kadın karakterden başka bir şey filmde yok gibidir. Beline bağladığı iple kadını oradan oraya sürükleyen erkeğin kadını evliliğe razı etmek için zorlamalarını ve kadının direnişini görürüz. Kırsal kesimde kadınların yazgısının erkeklerin ve dolayısıyla da törelerin elinde olduğunu imleyen bir mesajın verilmek istendiği anlaşılır. Filmin açılış jeneriğindeki ‘kadınlara iyilikle davranın’ Nisa 19.ayet şeklindeki mesaja rağmen hayatın gerçeklerinin farklı olduğu ve bilhassa kırsalda köyde erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü ve kadınlara meta gibi muamele yapıldığı görülür. Belirttiğimiz hususlar üstünkörü değerlendirilen Kuyu filminin zamanında neden anlaşılamadığının ve bırakın anlaşılmayı neden ‘entelektüel taarruza’ uğradığının nedenleri gibidir.

Kuyu filmi esasen ‘kendi için film çeken’ auteur bir yönetmenin tutkularını sinema diliyle ifade etmesi, topluma dair gözlemleri neticesinde olağanüstü bulduğu bir hikâyeyi sinema diliyle anlatmak istemesi sonucu ortaya çıkmış bir filmdir. Erksan Kuyu filmini çekme fikrinin nasıl oluştuğunu şöyle anlatır: Kuyu’da bir gazete haberinden yararlandım. Bir adam, bir kadını beş kere dağa kaçırmış. Hapse giriyor, çıkıyor gene kaçırıyor. Bir tutku. Beşincide dağlarda gezerken bir kuyuya geliyorlar, adam kuyuya iniyor, kadın da üstünü taşla örtüyor. Hatta kadını hapiste ziyarete de gidecektim, ama olmadı(3). Kuyu, çekildiği dönem için olağanüstü sayılabilecek bir anlatım diline ve sıra dışı bir sinema anlayışına işaret eder. Erksan’ın çağdaşları toplumsal gerçekçilik akımı çerçevesinde kırsal sorunlara dair filmler, klasik aşk filmleri ve kahramanlık filmleri çekerken Erksan bambaşka bir anlatım diline sahip Kuyu filmini çekmiştir. Kuşkusuz Kuyuda kırsalda geçen bir hikâye anlatır ama konu dönemine göre tamamen özgündür. ‘Kadınlara iyilikle davranılmadığını’ kadının sahip olunması gereken bir mülkiyet gibi düşünüldüğünü anlatmaya çalışır Erksan. Zaten Şükrü Sim’e göre(4) mülkiyet üçlemesinin son filmidir Kuyu. Toprak, su ve en son da kadının toplumdaki bilhassa kırsaldaki konumunu anlatmaya çalışmıştır Erksan. Erksan ayrıca o dönemde Kur’an’ın ilgili ayeti çerçevesinde kadına dayak konusunun kamuoyunda daha doğrusu tutucu çevrelerde tartışıldığını ve kendisinin de bu çerçevede filmiyle bu tartışmaya cevap olarak da filmi çektiğini belirtir.

Metin Erksan Kuyu filminde anlatmak istediği konuyu toplumdan soyutlayarak ve bağlamından kopararak ortaya koymakla eleştirilir(5). Bu eleştirinin sağlam temellere dayandığını ve konunun oldukça soyut biçimde anlatıldığını iddia etmek pek gerçekçi değildir. Zira anlatılan hikâyenin bir Anadolu köyünde geçtiği ve kırsal yaşamda kadının konumunun ve erkeğin kadına bakış açısının da öteden beri belli olduğu düşünülürse bağlamından koparılarak anlatıldığı eleştirisinin yersiz olduğu görülecektir. Erkek karakterin kadının erkek karşısındaki konumuna ve geleneksel inanca dair şu sözleri de soyutlama eleştirisinin haksızlığını apaçık göstermektedir:  Kadın kısmı erkeğin aşık kemiğinden yaratılmıştır. Cenabı Mevla’m neden erkeği önceden yaratmışta kadın kısmını neden sonradan erkeğin küçücük bir kemiğinden yaratmıştır. Hak Teâlâ hazretleri düşünmeden mi yapmış bunu. Hı söyle. Tövbe tövbe! Düşünmez olur mu? Yaradana kurban olayım. Onun her işinde bir hikmet vardır. Kadın kısmı erkeğinin arkasından gitsin diye yapmış bu işi. Onun için kadın kısmı erkeğinin sözünden hiç çıkmayacak.

Erksan anlattığı hikâyede kırsalda kadının toplumsal konumunu geniş biçimde işleyerek vermeye kalksa filmde vermek istediği tutkuyu, erkeğin istediği kadını elde etmek için verdiği mücadeleyi ve kadına bakış açısını layığıyla anlatamazdı. Erkeğin kadını sürekli olarak dağa kaldırdığı için erkeğin ve kadının dağda baş başa iken neler yaşadıklarını anlatabilmesi için mekânın zorunlu olarak dağlar olması ve ikilinin psikolojisini de böylece yansıtması kaçınılmazdı. Üstelik bilhassa kadının annesi ve daha sonra evlendirdikleri yaşlı adam kadının toplumdaki konumunu, erkeğin ve geleneksel toplumun kadına bakışını çok sarih ve çarpıcı cümlelerle açıklamışlar ve izleyicinin kafasında köylü kadın imgesi ve toplumun düşünüş biçimi eksiksiz biçimde oluşmuştur. Meseleye daha doğrusu Türk toplumuna yabancı bir izleyici bile toplumun ve erkeğin kadına bakışını ve onu nasıl algıladığını filmden rahatlıkla çıkarabilir.

Kuyu filmi diyalogların görece sınırlılığıyla, mekânın etkili kullanımıyla, minimal anlatım tekniğiyle ve kadın karakterin yüzüne odaklanan kamera ile psikolojik durumunu izleyiciye hissettirmeye çalışmış ve belki de bu yönüyle de dönemine göre yepyeni bir anlatım tekniğini kullanmıştır. Kadın karakter film boyunca çok az konuşur. Diyalogdan ziyade kadının yüzüne odaklanan kamera ile ne hissettiği ve ne düşündüğü anlatılmaya çalışılır. Mekân çoğunlukla dağlardır. Doğa ve kuş cıvıltıları eşliğinde erkek kadını oradan oraya sürükler durur. Su ve su kenarları da filmin ana bileşenlerinden ya da karakterlerinden biri gibidir adeta. Erkek kadın suda yıkanırken kadına saldırır ve ilk defa dağa kaldırması da ondan sonra gerçekleşir. Kadına tecavüz ettikten sonra da gürül gürül akan suda çılgınca yıkanan erkek karakter suya dair şunları söyler: Su gibi bir şey yoktur bu dünyada. İnsanın günahlarını ancak su temizler. Suyu yaratan Allah’ıma kurban olayım. Hadi sen de yıkan bakayım. Senin de günahların temizlensin. Öyle boynu bükük durma da gir suya. Bak su çok güzel. Buz gibi. Erkek karakter mütemadiyen suyla ilgili konuşur ve annesi bile ‘suyun akarına gitmek lazım’ diyerek kadının annesini ikna etmeye çalışır. Bir anlamda kadın akarsuya karşı kürek çekmekte ve kaderine razı olmayarak direnmektedir. Erkek karakterin hayatının bir su kuyusunda sona ereceği de suya olan düşkünlüğünün adeta bir kaçınılmaz bir sonucu, mukadderatı gibidir.

Osman Fatma’nın bedenine zorla sahip olmuştur ama ruhuna da sahip olmak istemektedir. Fatma ise bedenine zorla sahip olan bir Osman’a kesinlikle evet demeyecek ve sonuna kadar direnecek ve yine sevmediği yaşlı bir erkekle evlendirilmek istenmesi karşısında da intihara kalkışacaktır. Kadın erkeğe bağımlı, ikincil ve zayıf bir karakter değildir Kuyu filminde. Bilakis kaderine boyun eğmeyen, sonuna kadar direnen ve kendisini intihardan kurtaran iyi yürekli bir adama âşık olacak kadar da karakterli ve her şeye rağmen hayata bağlıdır. İdamlık erkeğin şu sözleri kadını yeniden hayata bağlayacak ve kendisini kurtaran adama âşık olacaktır. İnsan hayatı nedir ki bu yalancı Dünya’da. Herkes kendini avutuyor. Oyalanıp gidiyoruz işte. Hiçbir şey fazla üzülmeye değmez. Geçmişi unutmaya çalışacaksın. Zira giden geri gelmez artık. Bir suda iki defa yıkanılmaz. Biraz naif bir karakter olan idamlık mahkûm kadının kalbini çalacak, kısa süreli aşk yaşanacak ve idamlık mahkûmun katliyle kadın bir kere daha kötü kaderiyle baş başa kalacaktır. Oturak âlemlerine düşse de yine dağa kaldırılmaktan kaçamayacaktır. Ta ki bir kuyunun başına gelinceye kadar.

Kuyu’nun final sahnesi Türk sinemasında kolay kolay görülemeyecek bir şiirselliğe sahiptir. Hiç diyalog yoktur. Fatma’nın yüzüne odaklanan kamera ile ne hissettiği ve ne yapacağı çok açık biçimde anlaşılmaktadır. Beline bağladığı iple kadını oradan oraya sürükleyen Osman su bulmak için dağ tepe dolaşırken esiriyle bir kuyu başına gelir. Kuyunun içine baktıktan sonra suya ulaşmanın zor olacağını düşünse de tüfeğin mermilerini boşaltarak hazırlığını yapar ve bir iple kuyuya iner. Kamera bu sahneyi aynı zamanda biraz uzaktan da göstermektedir. Görüntüde bir kuyu, kuyudan su almak için yapılmış ilkel bir kaldıraç ve ucunda ip ve kuyunun kenarında da taşlar gözükmektedir. Osman kuyuya inerken kamera Fatma’nın yüzüne odaklanır. Fatma hem kin hem de bir çeşit acıma duygusuyla Osman’ın kuyuya inişini izlemektedir. Osman suya ulaştığında Fatma’nın nefesi hızlanır, suyun keyfini çıkarmasına dayanamadığı mimiklerinden anlaşılmaktadır. Eline bir fırsat geçtiğinin farkındadır ve kararını vermek üzeredir.

Nihayet kuyunun başından biraz uzaklaşır ve çevrede bulunan büyük taşlardan bir tane alır, kuyunun başına gelir, erkeğe bakar ve biraz bekler. Başının üstüne kaldırdığı taşı kuyuya atar ve erkeğin sırtına taş düşer. Osman neye uğradığını şaşırmıştır ve Fatma Osman’ı izlemektedir. İlk taşı attıktan daha doğrusu psikolojik eşiği aştıktan sonra Fatma hızlı adımlarla taşları alıp kuyuya atmakta Osman ise kuyunun dibinde çabalamaktadır. Osman ipin ucundaki Fatma’yı çekmeye çalışsa da başarılı olamamakta ve Fatma hızlı hızlı taşları alıp kuyuya atmaktadır. Fatma’nın mimiklerine odaklanan kamera ne hissettiğini yansıtmakta, Osman’ın ise kuyu dibinde çabalamasını göstermektedir. Fatma beline bağlı olan ipi taşla ezip kopardıktan sonra kuyunun dibindeki Osman’a bakarak adeta ‘sen bunu çoktan hak ettin’ edasıyla taşları kuyuya atmaya devam etmektedir. Kamera son anları uzaktan göstermektedir. Bir müddet sonra kuyunun üzeri tamamen taşla örtülmüş ve Fatma son taşı kuyunun üzerine koyarken gösterilir. Fatma acılı gözlerle ve çaresizlik içinde bir iple kaldıracı sabitler. Kuyunun üzerine çıkar ve boynuna doladığı ipi ilmek yaparak kendini boşluğa bırakır.

Fatma kuyunun üzerini taşla doldurup Osman’ı öldürdükten sonra kendisinin de yaşama şansının kalmadığını düşünerek intihar etmiştir. İntiharı yaşadığı acılardan kurtulmanın en kestirme yolu olarak düşünmüştür. Ailesinin bile kendisini istemediği bir ortamda bir de oturak âlemine düştüğünü düşündüğümüzde kadının çıkar yolu kalmadığı görülecektir. Trajik ve şiirsel sonuyla Kuyu, Türk sinemasında emsali görülmemiş bir biçimsel denemedir. Aradan geçen nerdeyse yarım yüzyıla yakın bir süreden sonra dahi popülaritesini korumakta ve Metin Erksan sinemasının tipik bir örneği olarak araştırmacıların/eleştirmenlerin yorumlarına amade biçimde arşivde beklemektedir.

Kaynakça:

  1. Metin Erksan, ‘Türkiye’de Entelijensiya Yok’, Röportaj: Hüseyin Sönmez, Serhat Öztürk Ve Sinema, İstanbul 1985.
  2. Aktaran, Kurtuluş Kayalı, Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek, Ankara 2004,s.24.
  3. Metin Erksan, ‘Türkiye’de Entelijensiya Yok’…
  4. Şükrü Sim, Türk Sinema Tarihinde İlk Üçleme, Metin Erksan’dan Mülkiyet Üçlemesi: ‘Yılanların Öcü’, ‘Susuz Yaz’, ‘Kuyu’. Alındığı internet adresi: http://iaud.aydin.edu.tr/makaleler/yil1sayi3-4/IAUD_Yil_1_Sayi_3-4_Makale_10.pdf
  5. Mehmet Oğulcan Turan, Kuyu Filmindeki Arzu Kavramının Lacancı Psikanalitik Yaklaşım Çerçevesinde Çözümlenmesi, Selçuk İletişim, Cilt 7, Sayı 4(2013).

Hasan Hüseyin Akkaş

hhakkas@hotmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleAnthropoid
Sonraki makaleJohn Waters ve David Lynch Klasikleri !f İstanbul’da
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarih bölümünden mezun. Tarih okurken sosyoloji, siyaset bilimi ve edebiyata merak duydu. Yazmayı ve özellikle eleştirel yazmayı oldukça önemsiyor. Sinemaya olan ilgisi lise yıllarına dayansa da fakültedeki bir hocasının etkisiyle sinemaya ilgisi arttı ve izledikleri filmleri yazmayı önemsemeye başladı. Yerli filmleri yazmayı, kültürel unsurlara daha hakim olduğu düşüncesiyle daha çok önemsiyor. Amerikan klasik filmleri ile Avrupa sinemasını ve İran Sinemasını önemsiyor. İtalyan Yeni Gerçekçi sinema akımı ve bunun Türkiye'deki izlerini araştırıyor... Lattuada'nın şu sözünü sinema hakkında temel şiarı olarak benimsiyor:”Paçavralar içinde miyiz? Paçavralarımızı gösterelim. Yenildik mi? Felaketlerimize bakalım. Onlar mafyaya mı, Hipokrat sofuluğa mı, konformizme mi, sorumsuzluğa mı, hatalı eğitime mi borçluyuz? Borçlarımızı acımasız bir şereşilik aşkıyla ödeyelim ve dünya, gerçekle bu büyük savaşa heyecanla katılacak… Hiçbir şey bir ulusun tüm temellerini sinemadan daha iyi ortaya koyamaz”.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK