Phoenix

Phoenix

368
0
PAYLAŞ
Phoenix

Alman senarist / yönetmen Christian Petzold’un Fransız yazar Hubert Monteilhet romanı Le Retour des cendres’dan uyarladığı Phoenix, 2. Dünya Savaşı sonunda esir olduğu toplama kampından kurtulan şarkıcı Nelly Lenz’in, aldığı kurşun yarası sonucu zorunlu olarak geçirdiği estetik ameliyat sonrasında kendisinin bir benzerine dönüşmesi ve çok sevdiği kocası Johnny’yi bulmaya çalışmasını anlatan bir dram. Herkesin öldüğünü düşündüğü Nelly kurtulduktan sonra arkadaşı Lene’nin himayesinde kendini toparlamaya çalışıyor. Nelly iyileşince Johnny’yi buluyor ama Johnny onu tanımıyor. Ne var ki öldüğüne emin olduğu karısına çok benzettiği için, mirasını alabilmek amacıyla onu yaşıyor göstermek isteyen Johnny, yaşadığını eşinden saklamaya karar veren Nelly’yi eğitmeye başlıyor. Sırf bu sıradışı konu sayesinde bile izlenmeyi hak eden Phoenix’in ağzıyla kuş tutması bekleniyor haliyle. Ama film o kuşu tutmasa da, pencere önüne bıraktığı yiyeceklerle onu besliyor. Hitchcock üzerinden güncellenen diken üstü Polanski geriliminin kıyısından dönen film, Petzold’un daha mütevazi tercihleri neticesinde sert olmaktan imtina eden bir yapıda. Bu tevazu filme irtifa kaybettirmiyor fakat kimi anlarda beklentileri karşılamıyor. Yine de başka sömürü ustaları akla gelince bu üslubun, bu hikayeyi anlatmak için en uygun üsluplardan biri olabileceği açığa çıkıyor.

Phoenix, yaşadığı korkunç olaylardan sağ çıkmış bir kadının yeni yüzüyle kendi kimliğini yeniden kazanma arzusuyla, karısının mirasını elde edebilmek için ona çok benzeyen bu kadını, olmadığı sandığı birine dönüştürme arzusunun çatışması. Ama Petzold bunu bir çatışma gibi değil, savaş sonrasının yorgun ve yaraları taze naifliğiyle işliyor. Yükselmeyi, hiddeti ve hüznü usta bir süzgeçten geçirerek gerilim yaratıyor. Kocasına kendini Esther (Kadın) olarak tanıtan Nelly, bu isim tercihiyle bile kendini kadın hissettiği dönemlere olan özlemini dile getirmiş oluyor. Esther’in aslında Nelly olduğunu, Johnny’nin ise Nelly’yi Esther sandığını bilen seyircinin, filmin cazibesine kapılmaması çok güç. Bu yüzden kendine bağlamayı bilen senaryo hiç sağa sola sapmadan, nereye yöneleceğinin sırrını da müthiş finaline kadar saklayarak bu cazibeyi boş çıkarmıyor.

Psikolojik gerilimin kıyılarında gezinen, suya dalmak yerine o kıyılarda yürümeyi tercih eden Petzold, Nelly’nin tutuklanmasından önce ve sonra Johnny’nin yaptıklarını muallakta bırakarak şüphe tohumları ekmeyi başarıyor. Bu belirsizlikleri temposu bünyesinde yavaş yavaş aydınlatmayı istemesi de bakış açısına göre olumlu veya olumsuz biçimde algılanmaya açık. Petzold’un herhangi bir flashback kullanmaması, herşeyi filmin kendi zamanı içinde yaşama arzusu, dağınıklığa yol açmadığı için gayet olumlu. Mesela Spielberg veya başka bir Yahudi kökenli Amerikalı yönetmenin elinde Nelly’nin tutuklanma süreci, kampta yaşadığı insanlık dramı, oradan kurtuluşu vs. tüm detaycı sömürü aygıtlarla birlikte filmi bambaşka yönlere çekebilir, bize daha önce izlemediğimiz birşey sunma kaygısı gütmeyebilirdi. Oysa Christian Petzold, filmin sahip olduğu potansiyelin bu yöntemlerle hırpalanmasına izin vermiyor.

Filmin çok çarpıcı finali de, genel üsluba tencere kapak kadar uyumlu. “Phoenix” isminin sadece Nelly’nin Johnny’yi bulduğu gece kulübünün adından gelmediğini biliyoruz. Küllerinden doğan bir kadının, yaşadığı tüm acıların gölgesinde başka bir yüzle yeniden varoluşunu tüm gerçekliği ve şiirselliğiyle ama buna rağmen ağırbaşlılığını koruyarak ifade eden bir final bu. Petzold’un fetiş oyuncusu Nina Hoss ve Ronald Zehrfeld (bu ikili yönetmenin Barbara filminde de birlikteydi) çok iyi performans gösteriyorlar. Özellikle Nina Hoss, Nelly’nin tüm duygularını, çektiği acıları, yeni biri olmanın şaşkınlığını ve tedirginliğini sadece gözleriyle bile anlatmayı başaran güçlü bir oyun ortaya koyuyor. Yine Petzold’un kadrolu görüntü yönetmeni Hans Fromm ve müzisyeni Stefan Will, artık bu film için slogan haline getirdiğimiz tevazu durumuna gölge düşürecek en ufak bir adım atmıyorlar. Fakat bu gösterişsizlik ve ağır tempo, filmin kendi içindeki ritmini ve görkemini fark etmek için engel değil. Christian Petzold, kadın ve aşk temalı filmlerini bir Woody Allen, bir Pedro Almodóvar popülerliğiyle ele almasa da, şekil değiştirmiş sessiz çığlıkları betimlemede ne kadar yetkin olduğunu Phoenix ile güçlü biçimde kanıtlıyor.

Osman Danacı

odanac@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleİstanbul Modern’in Konuğu Onur Ünlü
Sonraki makale16. !f İstanbul’da Öne Çıkanlar
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK