Paterson

Paterson

1351
0
PAYLAŞ

Jim Jarmusch’un son filmi Paterson, New Jersey’e bağlı Paterson adlı bir taşra kasabasında İran asıllı karısı ve onun köpeğiyle yaşayan; gizli bir deftere şiirler yazan, bu şiirleri kimseyle paylaşmak istemeyen, bilgisayara geçirmeyen, telefon kullanmayan ve yaşadığı yerle aynı ismi taşıyan Paterson adındaki otobüs şoförünün hikâyesini anlatıyor. Bir “kendi halinde şair” olan Paterson’ın hayatında bizi şaşırtacak hiçbir şey yok aslında.

Paterson izlendikten hemen sonra yorum yapılamayacak türde bir film. Sanırım filmin dinginliği insana da bulaşıyor, bir durulup sonra konuşmak isteği uyanıyor izleyicide. Filmin sıkıcı denilebilecek bir akışta ilerlemesi, izleyiciyi heyecanlandırmaması bu filmin asıl başarısı aslında. Başarı da denmez belki; filmin asıl meselesi, amacı bu. Jarmusch bu filmde anlatmak istediği şeyi; filmin özsel ve biçimsel yapısını anlatmak istediği şeyin kendisi kılarak yapmaya çalışıyor. Aslolandan yani hayattan çekip çıkardığı şey şu; hep o aynı şey, birbirinin aynı günler, aynı sabahlar ve geceler; kaçınılmaz bir rutin. Filmin dünyasında da rutinleşen her şeyin, hayatta nasıl gerçekleşiyorsa ve nasıl da bunaltıcıysa filmde de benzer bir biçimde kurulduğunu görüyoruz. Yani, filmin anlatısının tümüyle iletilmek istenen şeyin görüntüsüne büründürülmesi ve “o” olması kast ettiğimiz şey. Kısaca rutini, rutinin kendisi olarak anlatan bir film Paterson.

Küçük bir kasaba olan Paterson’da, Paterson adlı bir otobüs hattının şoförü olan Paterson adındaki bu adam gizli defterine yazdığı şiirleri karısının da baskısı sonucu yayınlasa, alıp okur muyduk? Okusak beğenir miydik? Dilimize çevrilebilir miydi şiirleri?

İlhan Berk şiirlerinin bazılarını yürürken yazarmış, mırıldana mırıldana tamamlarmış şiiri. Biz de Paterson’ın işe başlamadan önce otobüste, öğle yemeği saatlerinde defterine biraz da gizlice ve sessizce şiirler yazdığını görüyoruz. Aslında tüm gün dolandığı yerlerde, işinde, akşam gittiği barda, evde çekildiği odasında yazacağı şiir aklında dönüp duruyor. Şiirleri kötü mü, evet kötü. Genelde karısına yazdığı, basit şeyleri basitçe anlatan düzyazılar gibi bu şiirler. Haftanın yedi günü aynı uyanış, aynı kahvaltı, aynı tepkisizlik, olaysızlık ve bir de bunlara eşlik eden Paterson’ın her gün yazdığı, günlerinin yansıması sayılabilecek vasatlıktaki şiirleri. Ancak daha sonra filmin bütününün verdikleriyle, bu şiirlerin hiçbir parıltı taşımayışının da filmin amaçladığı bir şey olduğu fark ediliyor. Yani böylesi rutin bir hayattan, böylesi sessiz, sakin ve hatta tepkisiz bir adamdan nasıl şiirler çıkabilirdi ki? Belki gerçek hayatta taşra hayatı süren, basit yaşamlarından büyük şiirler çıkaran şairler, yazarlar, sanatçılar hâlâ var. Mesela Edip Cansever halı satan bir esnaftı, Cemal Süreya darphanede çalışıyordu, Orhan Veli postanede telgraf müdürlüğü yapıyordu… Ancak Jarmusch’un tercihi bize sıradan bir hayat içerisinden çıkan devasa bir sanatçının, şairin hayatını göstermek ya da ispat etmek değil. Amaç, tüm bu monotonluğun içinde, gündeliğin tekrarı üzerinde dahi nasıl şiirlerin gizlenebileceğini göstermek. Kötü şiirler yazsa da Paterson’daki şiir yazma ihtiyacı, Laura’nın evdeki her şeyi siyah-beyaza boyaması, bardaki çocuğun “rol kesip” dramatik bir ayrılık sahnesi çizmesi ve onun böylesi bir hikâyenin içinde olma ihtiyacı, sonra da oyuncak tabancayla intihara kalkışması, vs… İnsan oynamaya, yazmaya, seyretmeye muhtaç. Sanat da işte bu ihtiyacın karşılığında var oluyor diyebiliriz filmin düşünce evreninin sunduklarıyla.

En alttakilerden, gündelik hayatın döngüsünü kıramayanlardan, Paterson gibi bir taşraya sıkışıp kalanlardan genelde böylesi bir iç döküş çıkabiliyor, herkes aslında bir hikâyesi olmasını ister çünkü. Paterson aslında şiirlerinin pek de iyi olmadığının farkında, ama kendi için ve sadece ithaf ettiği şiirlerin sahibi olan karısı Laura için yazıyor şiirlerini. İddiasız ve sessizce. Köpeği şiir defterini parçaladığında büyük bir tepki vermiyor. Karşılaştığı küçük kızın aradaki yaş, deneyim farkına rağmen kendisinden daha iyi şiir yazması onun hevesini kıramıyor. Paterson kendisi için yazıyor, toplum için değil; entelektüel paye için değil.

Filme bir de sanat eserinin ortaya çıkışı ya da sanatçının dünyası, zihni üzerinden yaklaşabiliriz. Film, tekrarda ısrarcı olmanın neleri doğurabileceğini de gösteriyor bir bakıma. Yani Paterson’ın gündeliğindeki tekrarlar ve şiirlerindeki tekrarlar; eşi Laura’nın her gün siyah-beyaza boyadığı şeylerdeki estetik arayış. Belki de sanatçının zihnine girmek istiyor Jarmusch biraz da, çünkü takıntı haline gelen bir estetik anlayışla da yaratılabiliyor üslup.

Film, Alejandro G. Inarritu’nun filmi Birdman’i hatırlattı bana. Paterson’da da aynı Birdman’de olduğu gibi anlatmak istediği şeyi işaret etmekten ziyade; o şeyin kendisi olmak vardı diyebiliriz. Birdman’de Hollywood’un, film endüstrisinin ne denli yapmacık, fake olduğunu göstermek isteyen bir film vardı karşımızda ve bunu insanı sıkacak derecede yapmacıklıkla veriyordu. İzlerken sıkılmamız bu yöntemin fikir olarak başarılı olduğunu değiştirmiyor tabi. Yaratıcı bir anlatım şekli olarak da gayet anlaşılabilir bu tercih. Paterson’ın tekrarlarındaki amaç da buydu; hayatın rutinini anlatırken rutini kurabilmek sinemada.

Filmin bütününe baktığımızda da pazartesiden diğer pazartesiye kadar sekiz bölümlük bir şiir yapısında kurulduğunu söyleyebiliriz. Kimseye okutmayacak da olsa sadece kendiyle bir diyalog kurmak adına ya da bilemediğimiz bir nedenden ötürü şiir yazan Paterson’ın birbirinin aynısı günlerinde; tekrarlarında ve hep aynı şeyi yapıyor oluşunda gündelik hayatta saklı duran şiirleri de bulabiliyoruz. Son sahnede, gizli şiir defteri paramparça edilmişken ve bu gidişata gizliden gizliye diş bilediğini düşündüğümüz (ya da öyle olmasını umduğumuz) Paterson’dan bir isyan beklerken; şelalede yanına oturan Asyalı adamın çantasından şiir kitabı çıkarması ve onunla şiir hakkında konuşması üzerine şiirin veya anlatmanın hiç tükenmeyeceğini anlıyoruz. Asyalının bize anlattığı bir şey daha var; şiirin ve hiçbir anlatının tamamen bir başka dile çevrilemeyeceği. İnsanın gündelik hayatındaki hikâyesinin de bir diğeri tarafından hiçbir zaman tam olarak anlaşılamayacağı gerçeği bu.

Gülsemin Angışlan

gulseminangislan@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleTerence Davies: Anı Yakalamanın Peşinde Bir Sinemacı
Sonraki makaleGleaners and I
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK