Gleaners and I

Gleaners and I

350
0
PAYLAŞ

“Çürümüş, atılmış, bozulmuş, küflü şeyleri ve çöpleri çekmeyi seviyorum.”

Varda’nın pazardan kalan yemek artıklarına yönelttiği kamerasıyla söylediği bu sözler “Gleaners and I” filminin yola çıkış fikrinin bir yarısı diyelim. Bu nesnelere ve onları toplayanlara dair bir ilgi ve anlam kurma arayışı… Öteki yarısı ise, zihninde kurduğu bir filmi gerçekleştirmek yerine yola çıktığında yaşadığı karşılaşmalardan bir film üretmeye duyduğu heyecan… Aynı anda hem “toplayıcı” karakterlerin hem de Varda’nın düşünce dünyasına dalan bir belgesel/deneme film. Kameraya aldığı kişilerle kurduğu ilişkinin etiğine, sanatçının kendini de bir imaj olarak sunuşuna, bir hikayenin sapabileceği uğraklara dair ortaya koydukları filmin benim için en ilgi çekici yanları…

“Toplayıcılık” halinin kırda başlayıp kentlere varan izlerini sürmek için çıkılan bir yolculuktur film. Hasat sonrası bahçelerden toplanan meyve sebzelerden çöplere atılan tarihi henüz geçmiş market ürünlerine; pazar sonrası yerlerden toplanan maydonoz demetlerinden sokağa bırakılan televizyonların bakırlarını söküp satanlara bir toplayıcılık. Varda, tüm bu eylemlerin ortaklıklarını fazla deşmeden, kent ve köylerin insanlarıyla hoşbeş ederek, film boyunca toplayıcılığın ardındaki felsefi, politik, sosyal, kanuni ve öznel fikirlerin peşine düşüyor. Yolun sonunda yüksek lisans mezunu, garlarda gazete satıp geceleri kaldığı barınakta göçmenlere okuma yazma öğreten bir garipte kalakalıyor.

Yolculuk boyunca bazen kendi çocukluğundaki anılara bazense sanat tarihindeki toplayıcı tablolarına dalıyor. Bir hikaye anlatırken dalıp gidebilen bir sinemacı. Filminin izleyicide bıraktıkları bir yana, kendisinde bıraktığı eskiciden alınan iki tahta sandalye ve kadransız bir saat olan sinemacı. Bu bakışta bir fazlaca naiflik, nostalji, idealleştirme var mı emin değilim fakat Varda’nın bu fikirleri yumuşatan eylemi de, yol alırken gördüğü kamyonları pencereden eliyle yuvarlak bir yumruk yaparak yutmaya çalışması, Japonya gezisinden aldıklarını veya çatlamış tavanını evine misafir gelmiş gibi izleyiciye göstermekteki hevesi.

“Glean”, hasat yapıldıktan sonra tarlada kalan ekinleri toplama eylemine verilen isimmiş. Fransa’da yasa ile korunan ve teşvik edilen, hasat yapanların peşinden giderken ne kadar yaklaşılabileceğine, günün hangi saatlerinde yapılabileceğine dair kendi etiği olan bir eylem. Varda’nın üretim pratiği de, EGS dersinde de anlattığı gibi [1], kamerayı tuttuğu kişilerin kendilerini en iyi ifade ettikleri kısımları seçerek, belli fikirleri onlardan almak yerine sağlam bir merak ve samimiyetle “konuşmak isteyen kişilere söz vermesi” üzerinden ilerliyor. Toplayıcılar nasıl unutulmuş, bırakılmış, alınması tercih edilmemiş yani anlamını yitirmiş maddelere değer atfediyorlarsa, Varda da böyle bir noktadan bir film üretiyor. Video kamerasını açık unuttuğu bir anda lens kapağının sallanışına dair “çöp” görüntüyü kurgu sırasında silip atmak yerine “Lens kapağının dansı” diye adlandırarak filme dahil ediyor. Fransızca adında “Toplayıcılar ve toplayıcı (kadın ön ekli)” diye ifade edilen, İngilizcesinde cinsiyet bildiren ön ek olmadığından “Toplayıcılar ve Ben” diye çevrilen filmin adı imasının içini başarıyla dolduruyor. Sinemacının kendisinin de bir toplayıcı olduğu filmin kendisinin de bir toplama eylemi olduğunun defalarca altını çiziyor Varda.

Hikayelerini anlatanlar arasında bu işi zevk için yapanlardan, yoksulluktan yapanlara; topladıklarıyla sanat yapanlardan, artıkları tüketmeyi çevreci/politik bir zorunluluk olarak görenlere çeşitli bakışlar bir araya geliyor. Bazı kişiler filmde öylesine etkileyici karakterlere bürünüyorlar ve film klasik bir belgeselden beklenmeyecek kadar kadar fazla insanı etkiliyor ki, Varda iki yıl sonra hem bu kişilere tekrardan döndüğü hem de ilk film üzerinden tanıştığı kişilere, kendince bir “varoluşlarını onurlandırma” amacıyla ve hala süren merakıyla ikinci bir film daha yaparak defteri ancak kapatıyor.

Varda’nın aralara eklediği elini videoya çekmek gibi kişisel ve mizahi anlar veya avukatları cüppeleriyle ve ellerinde yasa kitaplarıyla tarlalarda veya caddelerde konuşturduğu kısımlar film için dramatik üsluptan kaçınma niyetine işaret ediyor. Amacı ne bir yoksulluk anlatısı kurmak, ne toplayıcılığın geçmişini ve bugününü anlatmak. Eylemin kendisi üzerine, kamerasıyla ve insanlarla karşılaşarak bu eylemin üzerine düşünmek… Geçmişte kolektif bir aktivite olan toplayıcılığın bugünlerde nasıl yalnızlaşmış olduğunu fark etmek, patates ve lahana tarlalarında dolaşmak, bir resmi yıllardır saklı durduğu depodan çıkarmak, hasattan üretilen kaliteli şarap ile sonrasında toplanan üzümden yapılan sofra şarabı üzerine konuşmak… Filmin “deneme” ile bağını kuran bizzat bu yaklaşım ile Varda, küçük bir ekip ve bütçeyle sinemanın olanaklarını esnetiyor. Aynı zamanda diğer iki büyük filmi “Cléo de 5 à 7” (1962) ve “Sans toit ni loi” (1985) üzerinden yarım asıra yakın bir hat çekersek çatısızlara, arayanlara, yürüyenlere, herkesin girmediği yerlere girip çıkan insanlara ve onların altında uzanan tarlalara, sokaklara, sahillere bir övgü daha düzüyor.

[1] Agnès Varda, The Things We Leave Behind, 2004. European Graduate School Video Lectures. (https://www.youtube.com/watch?v=UaWNV-JiOMk)

 

Yiğitalp Ertem – yalpertem@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makalePaterson
Sonraki makaleEskimeyen Türk Filmleri Yeniden Beyazperdede
1988, Ankara. Yazılımcı ve Medya & Kültürel Çalışmalar mezunu. Yıllardır tutkuyla bağlandığısinema üzerine okuyor, izliyor, arada da yazıyor. Amatör tiyatro ve kısa film denemeleri yaptı.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK