28. Ankara Film Festivali Ulusal Yarışma Değerlendirmesi

28. Ankara Film Festivali Ulusal Yarışma Değerlendirmesi

385
0
PAYLAŞ

28.Ankara Film Festivali’nin Ulusal Yarışma seçkisinde geçtiğimiz yılın önemli festivallerinde yarışan Albüm, Babamın Kanatları, Koca Dünya, Rüya, Rüzgarda Salınan Nilüfer ve Siyah Karga gibi filmlerin yanı sıra, Türkiye’de prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yapan Kaygı ve sadece !f İstanbul’da gösterilen Genco filmi de bulunuyor. Onur Ünlü gibi çizgi dışı bir yönetmenin jüri başkanı olduğu bir Ulusal yarışmada açıkçası hangi filmin büyük ödüle ulaşacağını tahmin etmek zor. Kaygı, kalitesiyle öne çıksa da geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nde olduğu gibi hiç ödül almadan da yarışmadan ayrılabilir. Babamın Kanatları yarıştığı her festivalde olduğu gibi en azından oyunculuk dallarında Ankara’da da yine güçlü favorilerden. En iyi film konusunda kişisel tercihlerim ise Kaygı ve Albüm.

Albüm

Mehmet Can Mertoğlu ilk filminde, bir çocuk evlat edinmeye çalışan evli bir çiftin hikâyesini anlatıyor. Çiftin mutlu bir aile tablosu oluşturmak adına yaptığı eylemlerin Roy Andersson’ın filmlerine benzer şekilde sekans sekans aktarıldığı yapımda, yönetmen anlatımıyla seyirciyi filme yabancılaştırıyor. Bu şekilde, kurulmaya çalışılan “muazzam aile” imajının da altı oyularak toplumda idealize edilen hayatların, kişilerin ve ülkülerin içi boşluğu ve işlevsizliği ortaya çıkıyor. Fazla yapaylığa düşmeden, işi sitcom basitliğine dönüştürmeden ironinin de eleştirinin de komedinin de yerli yerinde ve ölçülü bir şekilde kullanıldığı filmin en büyük avantajı yönetmenin ne yapmak istediğini çok iyi bilmesi. Mertoğlu ilk filmi olmasına karşın, hikâyesini, karakterleri, diyalogları, oyuncu yönetimi ve mizansen anlayışıyla inanılmaz bir iş gerçekleştiriyor. Çoğunluk filmindeki gibi gündelik hayatın içine sızan ve insanların gündelik hayatlarında farkına bile varmadıkları ırkçı, faşizan ve ötekileştirici bakış açılarını ufacık detaylarda yakalayarak ortaya çıkarıyor.

Babamın Kanatları

Kıvanç Sezer’in ilk filmi Babamın Kanatları, Van’daki depremzede olan ailesine bakan ve hayatının büyük bir bölümünü inşaatlarda çalışarak geçiren bir adamın kanser olduğunu öğrenmesiyle birlikte yaşananları konu alıyor. Bireysel hikâyenin etrafında, lüks site inşaatlarında kötü şartlarda, düşük ücretlere çalışmak zorunda bırakılan ve hiçbir güvencesi olmayan inşaat işçilerinin yaşadıkları keşmekeş aktarılıyor. İçinde yaşadığımız dönemin panoramasının çıkarıldığı yapımda sistemin işleyişi, sınıfsal eşitsizlik ve işçilerin sömürü düzeni içinde bir cenderede sıkıştırılması kurmaca hikâye çerçevesinde veriliyor. Filmin senaryo, karakter temsiliyetleri ve kurgu konusunda sıkıntıları olduğunu düşünüyorum. Yeni gerçekçi damar üzerinden gitmeye çalışan yapım, yeni bir Maden, Demiryol ya da Çark değil. Ancak tüm kusurlarına rağmen içinde bulunduğumuz dönemin toplumsal, sosyal ve ekonomik dönüşümünü ve sermaye/emek karşıtlığını arka planına alarak akılda kalıcı bir bakış sunuyor. Bu açıdan toplumdan kopuk, kendisine ve çevresine yabancılaşmış festival filmleri arasında eksiklerine rağmen bir adım öne çıkmayı başarıyor.

Genco

Filmde, beş yaşındayken başka dünyadan gelen birinin kendisine verdiği süper güçler yüzünden zor durumlara düşen Ali Kemal’in hikâyesi anlatılıyor. Ali Kemal Çınar’ın “ilk Kürt süper kahraman filmi” olarak !f’te ses getiren filmi zekice düşünülmüş, süper kahraman filmi olmaktan çok, süper kahramanlık meselesinin gerisindeki ahlaki ve etik meseleleri sorgulayan bir yapım. İyi/kötü ve doğru/yanlış gibi kavramları gündelik hayatta sıradan insanlara verilen süper güçler üzerinden tartışmaya açan filmde, seyirci de bir yerden sonra karakterler gibi benzer bir sorgulamanın içerisine giriyor. Film, süper kahramanların süper güçlerinden çok sıradan insanların kendi içlerindeki değerler sistemini öne çıkarıyor. Bu açıdan, yılın zekici düşünülerek yapılmış yaratıcı filmlerinden biri.

Kaygı

Ceylan Özçelik’in haber kanalında kurguculuk yapan otuzlu yaşlarındaki Hasret karakterinin hikâyesini anlattığı ilk filmi Kaygı, esasında bir yüzleşme filmi… Hasret karakterinin gördüğü kâbuslarla birlikte yirmi yıl önce kaybettiği ailesinin ölümüyle yüzleşmesi filmde konu ediliyor. Bakıldığında bir psikolojik drama. Ancak Hasret karakteri kâbuslar görmeye başladığı andan itibaren, film psikolojik dramayı gerilimle birleştirerek kolaycılığa düşmeden içerisine girdiği kulvarın hakkını vererek ilerliyor. Bir yüzleşme hikâyesi anlatmasına karşın, gerilim sinemasının tüm gereklerini yerine getirerek zaman zaman iyi bir tür filmi de olmayı başarıyor. Bunda güçlü görüntü yönetimi, bizi karakterin iç dünyasına sokmayı başaran kamera hareketleri kadar filmin kullandığı 80’lerin gerilim filmlerini çağrıştıran müzikleri ve rahatsız edici ses tasarımının da etkisi var. Bu anlamda, film basit bir yüzleşme filminin ötesinde dersini iyi çalışmış, dört başı mamur bir tür filmi aynı zamanda… Sinematografisinin başarısını teslim etmekle birlikte, Kaygı’yı önemli kılan özelliğin içerisinde bulunduğumuz dönemin toplumsal bilinçdışını yansıtması olduğunu düşünüyorum. Emin Alper’in Abluka filmi gibi, Kaygı da Türkiye’nin neredeyse son otuz yılının bir anlatısını sunuyor ve toplumsal bilinçdışına bastırılan korkuları günyüzüne çıkarıyor. Gerçeklik algısını gittikçe kaybeden bir karakterin bilinçaltına bastırdığı ve yüzleşmekten kaçındığı için üzerini örttüğü olaylar filmde, yeni travmatik deneyimler aracılığıyla yeniden yüzeye çıkıyor. Kaygı, içinde yaşadığımız toplumda hepimizi bir şekilde etkileyen neoliberal politikaların, kapitalizmin, kentsel dönüşümün, toplumsal ikiyüzlülüğün ve paranoyanın bir anlatımı bir bakıma… Yüzleşmesi de kaçması da zor bir kâbus gibi… Tam da aslında bu nedenle içinde yaşadığımız dönemin ruh hâlini içerisinde barındırıyor.

Koca Dünya

Reha Erdem son filmi Koca Dünya’da Hayat Var’ın devamı olarak nitelendirilebilecek iki karakterin peşinden gidiyor. Yetimhanede büyümüş Ali ve Zuhal isminde iki gencin metropol yaşamından kaçarak bir ormana sığınmalarının hikâye edildiği filmde, Ali’nin Zuhal’i tacizlerden kurtararak korunaklı bir alana götürmesiyle Hayat Var’la Koca Dünya arasında bir paralellik ortaya çıkıyor. Koca Dünya’da, Hayat Var’ın bitiminde tekneyle denize açılan iki gencin hikâyesinin devam ettiği hissiyatı yaratılıyor. Hayat Var’da olduğu gibi Koca Dünya da toplumsal gerçeklik üzerinden karakterleri yorumlamamızı engelliyor; gerçekliğe direnerek düşsellikte ısrar ediyor. Erdem için mantıksal bir çerçeveden çok filmle kurulacak duygusal ilişki önem taşıyor. Erdem’in filmleri bize tartışacak, düşünecek ya da sorgulayacak unsurlardan çok yapay bir dünya sunuyor. Gerçekliğin her şekilde eğilip büküldüğü, çeşitli travmatik deneyimlerin farklı katmanlarda yeniden üretildiği, plastiğiyle, tasarımıyla dikkat çeken yapay bir dünya bu. Erdem sineması yapıntı bir dünya üzerinden varoluşunu anlamlandırma konusunda tereddütler yaşayan ve toplumsal normların dışarısında, hayallerin dünyasında ve zamanında yaşayan karakterler üzerinden bunu yapmaya çalışıyor. Koca Dünya da bu halkanın bir devamı niteliğinde.

Martı

Erkan Tunç’un ilk sinema filmi Martı, İzmir’in Torbalı ilçesinde küçük bir tavuk çiftliğinde yaşayan iki evli çiftin hayatına odaklanıyor. Film, oda tiyatrosuna benzer bir yapıya sahip. Oda tiyatrosunda olduğu gibi tek bir mekândan ve az sayıdaki karakterden oluşan filmde, her bir karakterin yüzleşmekten kaçındığı, bastırdığı ve özlemini duyduğu şeyler var. Filmin ilk bir saatlik diliminde karakterlerin iç dünyası ve birbirleriyle ilişkileri aktarılıyor. Sonraki bölümde çocuk sahibi olma mevzusu üzerinden karakterler çetrefilli bir durumun içerinde bırakılıyor. Son yarım saatlik bölüm ise, karakterlerin kendileriyle ve birbirleriyle yüzleşmesine sahne oluyor. Bir tiyatro oyunu gibi bölümler ve sahneler çok net. Hatta filmin son yarım saatlik bölümü çerçeveleme olarak da bahsettiğimiz tiyatralliğe uygun biçimde hazırlanmış. Senaryo üzerinde iyi bir matematiğe sahip olan Martı’nın ilgi çekici yanı ise, Erkan Tunç’un ilk filminde yaşam ile ölüm döngüsü üzerinden çok öne çıkmayan ama nüansları yakalayan ve detaylar üzerine inşa edilen güçlü bir görsel dil ortaya koyması… Örneğin Yakup’un eşinin hamile olduğunu öğrendiği sahnede, arka planda bir cenaze aracının geçmesi, tavuk çiftliğindeki tavukların bir bir ölmeye başlaması, Mediha’nın çocuk doğurarak önünde uzun bir geleceği olurken filmin diğer kadın karakteri Nurgül’ün ölmek üzere olması gibi pek çok sahnede ölüm ve yaşam iç içe geçiyor. İlk bir buçuk saatlik fazlasıyla uzun tutulan ilk bölümde filmden kopmazsanız eğer, Martı’nın son bölümü gelecek vaat eden bir sinemacıyı müjdeliyor. Dört kişinin özellikle finale doğru oturdukları rakı sofrasındaki sohbet sekansı, Ümit Ünal’ın Ara filminden bu yana Türk sinemasındaki en iyi hesaplaşma sekanslarından biri… Ölüm ve yaşama yaklaşımıyla Onur Ünlü sinemasını hatırlatan Martı, içerisinde heyecan verici öğeler barındırıyor.

Rüzgarda Salınan Nilüfer

Seren Yüce’nin Rüzgarda Salınan Nilüfer filmi, yeni orta sınıfı gözlemleyen bir yapım. Yönetmen, filminde iki farklı çiftin birbirleriyle ve toplumla ilişkileri, hayattan beklentileri ve içine düştükleri boşlukları resmediyor. Herhangi bir şekilde ele aldığı karakterleri eleştirme kaygısı hissetmeden, karakterlerini anlamaya, yaşamlarının içerisine sızmaya gayret ediyor. Korhan ve Handan çifti Bağdat Caddesi’ne yakın bir yerde küçük kızlarıyla birlikte son derece steril ve konforlu bir üst orta sınıf hayatı yaşıyor. Film, mutlu görünen çekirdek aile aslında çok içe kapanık, yalnız, birbirine yabancılaşmış ve birbirini aldatan çiftlerden oluşuyor klişesini yeniden üretmek yerine, bu klişenin altında yatanları ve böylesi bir hayatın nasıl sürdürülebilir bir hâl aldığını araştırıyor. Aileyi oluşturan bireylerin yaşamlarındaki yalnızlık ve boşluğu anlamaya çalışıyor. Seren Yüce ilk filmindeki karakterlerini anlamaya, tanımaya ve onlardaki eğilimleri besleyen temel motivasyon kaynaklarını ortaya çıkarmaya yönelik tavrını yeni filminde de sürdürüyor. Yüzeyde kalan pek çok detay, karakterlerin jestleri, mimikleri ve dilleri yeni orta sınıfların bilinçaltını da açığa çıkarıyor. Filmdeki hikâye ve çizilen karakterler toplumsal ve ekonomik bir bağlam üzerinden değerlendirildiğinde, Türkiye’nin 80 sonrası dönemde hızlı yükselen ve gittikçe toplumun geniş bir kesimine yayılmaya başlayan yeni orta sınıfların marazları kadar Türkiye’nin modernleşme sürecinde geçirdiği dönüşümün sıkıntıları olarak da okunabilir.

Rüya

Derviş Zaim belki herkesin aklında kalan, yurtiçinde ve yurtdışında ödüller kazanan filmlere imza atmıyor; ancak kimsenin yapmaya cesaret edemeyeceği şekilde Türkiye’de film yapma pratiği üzerine filmleriyle yeni denemeler, arayışlar içerisine giriyor. Yönetmenin son filmi Rüya da bu arayışın yeni bir halkası. Filmlerinde geleneksel sanatlarla uğraşan karakterlerin içsel ya da dışsal çatışması üzerinden bir arayış hikâyesi anlatan yönetmen, son filminde de mimariyi konu alıyor. Devlet arazilerine büyük konutlar yapan bir inşaat şirketinde çalışanların yaşadıkları etrafında, sinemasındaki temel mesele olan çatışma unsurunu öne çıkartıyor. Bu sefer diğer filmlerinden farklı olarak karakterlerin yaşamları ve çatışmaları iç içe geçiyor, birbirleri içinde eriyor, seçimler sonuçları değiştirmiyor ve karakterler sistemi değiştirme konusunda büyük bir çaresizlik yaşıyor. Rüya’yı fazlaca anlatmak anlamsız aslında. Derviş Zaim’in en sürprizli, seyirciyi en çok zorlayan ve hikâye anlatma biçimi anlamında ülke sınırlarının dışarısına taşan filmi olduğunu söylemekle yetinelim. Kendi adıma söylemem gerekirse, Türk sinemasında mitleri, menkıbeleri, efsaneleri kullanan ve biçimsel anlamda her filminde farklı bir şey deneyerek ezber bozan bir yönetmenimiz olduğu için şanslı olduğumuzu düşünüyorum. İyi/kötü diye bir değerlendirme yapmadan, Zaim’in cesaretini ve arayışını önemsiyorum.

Siyah Karga

Tayfur Aydın ilk uzun metrajlı filmi İz’de (Reç), askerin tarumar ettiği bir köyden İstanbul’a göç etmek zorunda bırakılmış bir aileyi merkezine alıyordu. Ailenin en yaşlısı olan ninenin geriye dönüş yolculuğunda çözülen aile üzerinden Türkiye’nin yakın tarihindeki yıkıma da tanıklık ediyorduk. Yönetmenin ikinci filmi Siyah Karga’nın da İz’in bir çeşitlemesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu sefer Fransa’da yaşayan İranlı bir aktris, gençliğinde terk ettiği köyüne, Türkiye-İran sınırı üzerinden illegal bir şekilde geçmeye çalışıyor. Aydın, yol/yolculuk teması üzerinden büyük harflerle altını çizmeden devletin ve askerin politikalarının yöre halkı üzerindeki etkisini, aynı kültürel iklimin içinde yaşayan farklı ulustan insanları ayıran sınırları ve geçmişle yüzleşmeyi ele alıyor. Titizlikle hazırlanmış kartpostal estetiğindeki manzara resimleri, belirgin bir ritim algısı oluşturan kurgusu ve filmin önüne geçmeyen müzikleriyle Siyah Karga, yarışmanın standart üzerine çıkabilen filmlerinden. Tek derdi belki de, fazlasıyla “garantili” bir film oluşu. Festivallerde izlediğimiz, artistik yanı kuvvetli ama içeriği fazlasıyla hesapladığından ve köşeleri düzleştirildiğinden net bir sözü olmayan, tarafını belli etmemeye gayret gösteren yapımlardan.

Taş

Orhan Eskiköy, Özgür Doğan’la birlikte yönettiği İki Dil Bir Bavul ve Zeynel Doğan’la çektiği Babamın Sesi gibi son dönemin hatırı sayılır filmlerinden sonra sinema yolculuğuna tek başına devam ediyor. Başgan belgeselinden sonra Eskiköy’ün uzun metrajlı çalışması da merakla bekleniyordu. Yönetmenin siyah-beyaz çektiği Taş, bir ailenin yaşadıkları üzerinden gizemli bir hikâye anlatıyor. Ancak filmin kâğıt üzerinde yazılanları beyazperdeye aynı ölçüde yansıtamadığını, gizem ve mistifikasyon üzerine hikâyeyi inşa ederken, hikâyedeki esas özün ıskalandığını düşünüyorum. Filmde ne olduğunu hiç öğrenemediğimiz bir nedenden dolayı anne çocuğunun kaybını babaya bağlıyor, baba ise kızı da evden kaçmasın diye yaşananları hasıraltı ediyor. Köyün metafizik bir anlam yüklediği ve dilek dilemek için gittiği kadim taşların ise hikmeti nedir, niçin böylesi bir kutsiyete sahip bilemiyoruz. Kayıp çocuğu arayan memur ise, gerçek bir karakter mi yoksa köylülerin bastırdığı korkuları günyüzüne çıkaran bir figür mü belli değil. Her şey o kadar belirsiz ve üstü örtük ki… Filmin temel derdinin bir şekilde doğayla, yeryüzüyle, günümüzde kaybolan değerlerle ilgili olduğunu hissediyoruz ama filmin derdini seyirciye aktarabildiğini söylemek zor. Festivallerde sıklıkla örneklerini gördüğümüz, “siz ne düşünüyorsanız film de odur” şeklinde özetlenebilecek, kaçak dövüşen festival filmlerinden Taş.

Zer

Kazım Öz’ün son filmi Zer, tedavi için gittiği Amerika’da vefat eden babaannesinin kendisine söylediği şarkıyı arayan, şarkıyı ararken de unuttuğu kökenlerinin peşine düşen genç bir adamın hikâyesini anlatıyor. 1938’de Dersim’de yaşanan olaylardan sonra Afyon’da yaşamaya başlayan babaanne, çocuklarına geçmişi anlatmamaları konusunda söz verdirse de Paris’te doğan ve Amerika’da yaşayan Jan isimli torunu geçmişin izlerini takip ediyor. Jan’ın yolculuğuyla birlikte seyirciler de günümüzden başlayarak geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyor. Tony Gatlif’in Gadjo Dilo’sundan Yeşim Ustaoğlu’nun Güneşe Yolculuk, Tayfur Aydın’ın İz/Reç, Özcan Alper’in Gelecek Uzun Sürer ve Erol Mintaş’ın Annemin Şarkısı filmlerine kadar pek çok yakın tarihli filmde de görebileceğimiz ve artık klişeleşen yolculuk ve keşfetme hikâyelerinin yeni bir halkası Zer. İçerisinde bulunduğu alt türe yeni bir şey eklemiyor; ancak özellikle Jan’ın Afyon’dan Dersim’e uzanan yolcuğunda türün mevcut kalıplarını başarılı bir şekilde kullanıyor. Filmin Amerika’da geçen ilk bölümü prolog duygusunu fazlasıyla hissettiriyor. Hızla Afyon üzerinden yolculuğa başlama isteği, bu bölümdeki tabiri caizse “dikiş izlerini” fazlasıyla belirginleştiriyor. Ancak babaannenin defnedilmesi ve sonrasında Jan’ın tren yolculuğuna çıkarak kökenlerine ulaşmaya çalışmasıyla birlikte film de ritmini buluyor. Bu bölümde Kazım Öz dramatik bir anlatıya sırtını yaslayarak seyirciyi bu şekilde ele geçirme kolaycılığına düşmüyor. Mizah da drama da çok yerinde… Bölge insanının gündelik hayatta olaylarla baş etme çabası, her şeye rağmen hayata tutunma isteği ve yaşama coşkusu filmde de karşılık buluyor. Anlatım yöntemi olarak bahsettiğimiz gibi klişe bir yönteme sahip olsa da, Zer yöre insanını tüm nüanslarıyla beyazperdeye taşımayı başarıyor.

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleTruman
Sonraki makaleFrantz
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK