Dunkirk

Dunkirk

737
0
PAYLAŞ

2.Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında Mayıs 1940’ta İngiltere, Kanada, Fransa ve Belçika’ya ait müttefik ordularından 400 bin asker, Fransa’nın İngiltere’ye çok yakın Dunkerque (Dunkirk) bölgesinde Alman Ordusu tarafından karadan tamamen kuşatılmıştır. Almanlar bu askerleri hava bombardımanlarıyla yok etmeyi planlarken, İngiliz Başbakanı Churchill’in yönlendirmesiyle askerleri kurtarmak için çok tehlikeli bir tahliye operasyonu başlatılır. Christopher Nolan’ın senaryosunu yazıp yönettiği Dunkirk, bu operasyonun havadan, karadan ve denizden yansımalarını konu alıyor. Tarihte önemli bir yere sahip bu tahliye hadisesinin, gerçek olaylara ve kişilere ne kadar bağlı kaldığını bilmediğimiz bireysel hayatta kalma öyküleriyle karışık biçimde kurgulanıp, figürasyon, görüntü yönetimi, kostüm, müzik gibi yan unsurlarla desteklenerek “epik savaş dramı” kıvamına getirildiği Dunkirk, seyircide iyili kötülü farklı hissiyatlar yaratması kaçınılmaz bir film. Dünyanın yaşayan en saygın yönetmenlerinden birinin çektiği bir film ile yaşadığımız sıkıntıları anlatırken, onun tercih ve tekniklerinin ötesinde, bize sunduğu atmosfer ve hikayenin tatmin ediciliği üzerine göreceli şeyler söylemek durumundayız. Bu yüzden yazının bundan sonrasında kuracağım tüm cümlelerin başına “bence” kelimesi koymuş gibi düşündüm.

Dunkirk tüm vitrin görkemine rağmen artık günümüz standartlarında gayet sıradan bir film. Daha iyilerini yıllar önce başka isimlerden izlediğimiz, kodları o yıllarda oluşturulan bu tip epik yapımlardan fazlası yok, eksiği çok. Nolan’ın gerçeklik yaratmak amacıyla filmi Hollanda, İngiltere ve Dunkirk/Fransa gibi doğal lokasyonlarında çekmesi, CGI ve yeşil ekranlara fazla yüz vermediği söylenen işçiliği, gerçekten saygıyı hak ediyor. Ama ne var ki tüm bu bileşenlerden ortaya çıkan film, birçok yönden hedeflediği gerilimi, dramatik çıkışsızlığı, savaş psikolojisini, zamana karşı yarışı %100’lü değerlere ulaştıramıyor. Dunkirk’ü kara (dalgakıran), hava ve deniz olarak üç bölüme ayıran Nolan, her birine üç ana karakter ve onlara eşlik eden yan karakterler atayarak farklı kollardan bu tahliyenin zorluklarını betimlemeye çalışıyor. Henüz ilk filminde rol alan Fionn Whitehead’in canlandırdığı tıfıl İngiliz askeri Tommy’yi izlememizi isteyen Nolan, gerek bu oyuncunun Fionn olarak dümdüz tecrübesizliği, gerekse Tommy olarak yaşadığı trajedileri, korkuları, hayatta kalma arzusunu yansıtmaktan çok uzak ifadesiz duruşu neticesinde bir nevi bindiği dalı kesiyor. Dunkirk’ten çıkabilmek için herşeyi göze alabilecek Tommy’den ziyade, Nolan’ın şuraya gel, buraya git, şunu yap dediği sıradan bir set çalışanı gibi görünen Whitehead etrafında dişe dokunur kurtuluş anları da oluşturulmayınca, beklenen etkiyi bir türlü yaratamayan kurusıkı sahneler izliyoruz.

Filmin denizde geçen kanadında, Dunkirk tahliyesinin en önemli kahramanları sayılan sivil tekne sahiplerinin ve balıkçıların Alman uçaklarının baskısı altında kurtarabildikleri kadar asker kurtarmaya çalışmaları yer alıyor. Burada 60’larındaki Mr. Dawson, oğlu Peter ve kendini oldu bittiyle onların teknesine atan genç George’un Dunkirk’e giden yolculuklarını izliyoruz. Yolda Cillian Murphy’nin canlandırdığı asabi bir askeri kurtarıyorlar. Teknede suni bir gerilim yaratılıyor, işler sarpa sarıyor, daha savaş ortamına girilmeden George yaralanıyor vesaire. Doğallıktan uzak, hiçbir derdini doğru düzgün ifade edemeyen sahnelerle dolu bu bölüm, belki de sadece Kumandan Bolton’ın bu gönüllü kurtarma teknelerini dalgakırana yaklaşırken gördüğü sahnede bir duygu yaratmayı başarıyor. Alman uçaklarının bu teknelere yaptığı saldırılarda, ne gemicilerle, ne de kurtarılan askerlerle bir hayatta kalma empatisi kuramıyoruz. Zira o kadar tekne arasından sadece birine odaklanmış durumdayız. Bu da bizi etraftaki gerilimden, hareketlilikten, başka (ve belki daha dişe dokunur) kahramanlık girişimlerinden mahrum bırakıyor. Gazeteye kahraman olarak lise öğrencisi zavallı George’un resminin basılmasında etkili olan şeyi düşünmemize, sorgulamamıza bile fırsat vermiyor, “yaptım oldu” diyor Nolan.

Tahliye esnasında havada da ayrı bir telaş var. Üç uçaktan oluşan kurtarma ekibinden biri erken veda edince, Collins ve Ferrier ikilisinden oluşan pilotların 3-5 Alman uçağıyla olan mücadelesine tanık oluyoruz. Etkileyici süzülme sahnelerine rağmen aynı şeyi çatışma sahneleri için söyleyemiyoruz. Sanki onlar da geleneğe uyup etki bırakmaktan imtina eder biçimde çekilmiş adeta. Collins de çatışma esnasında mecbur kalıp suya iniş yapınca, koskoca Dunkirk tahliyesinin kaderinin önemli bir kısmı, göstergesi arızalandığı için ne kadar yakıtı ve zamanı kaldığını kestiremeyen, göründüğü sahnelerin %90’ında sadece gözleriyle bize duygu aktarmaya çalışan Tom Hardy’nin canlandırdığı Ferrier’e kalıyor. Film boyunca bize insan suretinde Alman askeri göstermeyen, havada gayet cılız kalan uçaklarla ya da içinde kahramanlarımızın (!) da bulunduğu bir grup askerin sığındığı, gelgit sebebiyle karaya oturmuş bir tekneye yapılan atış talimleriyle o gerilimi yaşatmaya çalışan Nolan, seyirciden çok fazla özveri bekliyor. Yani bu devasa kurtarma harekatını hava, kara, deniz olarak üçe bölüp karışık biçimde anlatmak ne kadar iyi fikirse, bu fikre korku, trajedi, hüzün, coşku, kahramanlık yükleyememek de o kadar beceriksizce. Üstelik bir de Nolan’ın bu filmde son derece gereksiz duran kurgu karıştırma merakı işin içine girince, “en azından burada bir fark yaratayım” düşüncesine gark oluyoruz.

Nolan’ın en zayıf kaldığı noktaların ilk sırasında, o “devasa” dediğimiz, ama bir türlü devasa görünmeyen tahliye hadisesinin kendisi var. Almanya Hava Kuvvetleri’nin yoğun saldırılarını üç uçakla, kurtarılmayı bekleyen 400 bin müttefik askerini 400 askerle anlatmaya çalışınca hazımsızlık kaçınılmaz bir hal alıyor. CGI ve yeşil ekran inadı olmasa belki daha ihtişamlı sahneler ortaya çıkacaktı. Tarihte önemli bir yeri olan, ancak buna rağmen zaferle pek alakası olmayan Dunkirk’ü insan hayatı kurtarma yönünden bir zaferle ilişkilendirmek daha kolay. Churchill bile “tahliye ile zafer kazanılmaz” demişken, Nolan bu ilişkilendirmeden bir kahramanlık çıkarmaya çalışıyor. Bunu söyleyeceğimi pek düşünmezdim ama belki de Dunkirk tam Spielberg’in kalemi bir filmdi. En azından belli noktalarda Schindler’s List ve Saving Private Ryan gibi savaş destanlarının ihtişamından sebeplenmiş bir film olarak görebilirdik kendisini. En iyi yanı olan Hans Zimmer müzikleri bile çoğu zaman filmin yerine getiremediği gerilimi tek başına sırtlanıyorken, Kenneth Branagh, Mark Rylance veya Tom Hardy’den bahsedecek birşey bulamıyoruz. Onlar üç ayrı köşeye lider olarak atanmış memurlar gibi sadece yer tutuyorlar. İsviçreli usta görüntü yönetmeni Hoyte Van Hoytema’nın çok daha iyi işleri olmuştu. Christopher Nolan’ın sevapları ve günahlarıyla Following, Memento, The Prestige, Inception gibi yıllar geçse de beyinleri meşgul edecek dört başı mamur özgün filmlerin sahibi olarak görmeye devam etmek istiyoruz. Dunkirk gibi öykünmeler ile değil!

 

Osman Danacı

odanac@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleWind River
Sonraki makaleBeykoz Kundura Film Günleri: Karlar Altında Kâbuslar
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK