Bad Times at the El Royale

Bad Times at the El Royale

414
0
PAYLAŞ

1960’ların sonlarına doğru bir gün, Nevada civarındaki bir otel olan El Royale’e birbirinden gizemli müşteriler gelmeye başlar. İlk gelen Laramie Seymour Sullivan (John Hamm) adında bir satıcıdır. Daha sonra kendi imkanlarıyla çeşitli mekanlara şarkı söylemeye giden soul şarkıcısı Darlene Sweet (Cynthia Erivo) ve bir rahip olan Daniel Flynn (Jeff Bridges) gelirler. Son olarak birşeylerden kaçıyormuşçasına gizemli bir kadın olan Emily (Dakota Johnson) ile kare tamamlanır. Otelde genç ve ürkek resepsiyonist Miles’tan (Lewis Pullman) başka çalışan yoktur. Hepsi odalarına çekildikten sonra çok geçmeden sırları ortaya çıkmaya başlar. Kimileri aradıklarını bulmak, kimi de birilerinden kaçmak için otele gelmişlerdir. Orada bulunma amaçları, geçmişten kalma hesaplar, taşıdıkları karanlık sırlar El Royale’deki yağmurlu gecede çözülecektir. Amaçları her ne kadar farklı olsa da, ilerleyen saatler hepsi için birer hayatta kalma mücadelesine dönüşecektir.

2011 yılı yapımı The Cabin In The Woods’un senaryosunu Josh Whedon ile birlikte yazıp ilk kez yönetmen koltuğuna oturan Drew Goddard, bu süre zarfında sadece The Good Place dizisinin iki bölümünü yönetmiş, World War Z ve The Martian filmlerinin senaryolarına adını yazdırmış. Uzun bir aradan sonra Bad Times At The El Royale ile geri dönen Goddard, The Cabin In The Woods ile ezberlerden beslenip aynı zamanda onları bozmaya oynayan tarzıyla çok ses getirmişti. Burada yine bazı ezberlerden besleniyor. Fakat onları bozmak için genel değil, daha çok özel anlardan faydalanıyor. Yani çok karakterli bir suç gerilimi tasarlarken onları bazı klişelerle örüyor. Fakat onların birbirleriyle ihtilafa düşmeleriyle birlikte akış daha kestirilemez bir hal alıyor. Goddard onların bu esrarengiz halleri yüzünden bir kahraman seçmekte zorlanmamızı istiyor. Uzun süre yaşattığı güvensiz ortam nedeniyle kimin tarafında olacağımız netleşmiyor. Bu ortamı sağlamak için Goddard’ın elinde anlatım kozu bulunuyor ki, The Cabin In The Woods’ta nasıl klişeleri tersyüz edip şaşırttıysa, burada da o kozu sayesinde ilgiyi hep canlı tutmayı başarıyor.

İşte Bad Times At The El Royale’in bu en güçlü yönü kurgusu. Karakterleri, kaldıkları oda numaraları ile bölümlere ayıran, bu bölümler içinde hepsinin orada bulunma nedenleri üzerine geçmişlerinden kısa pasajlar sunan, bir yandan da otelde yaşananları ileri geri anlatımlarla, farklı karakterlerin bakış açılarıyla tekrarlayan, böylece bir sahnede açıkladığını başka sahneye soru olarak paslayan bu anlatım filme nefes aldıran bir üslup olarak öne çıkıyor. Hikayeler ise her ne kadar daha önce benzerine rastlamadığımız türden olmasalar da, filmin ait olduğu suç liginde sürükleyiciliğe sahipler. Üstelik otele bela getirecek başka sürprizlere de zemin hazırlıyorlar. Zaten görevi icabı bir tuzak mekan şeklinde tasarlanan otelin kendisi belalı olduğu için (bu anlamda The Cabin In The Woods’taki kulübe ile farklı boyutta bir kardeşlik söz konusu denebilir), bir de üzerine belalı müşteriler ve onların peşlerinden sürüklediği başka belalar ortalığı epey ısıtıyor.

Karakterler arası gerilimler, küçük dramlar, şimdiki zamana katkı sağlayan ekonomik geri dönüşler, ters köşeler, patlayan silahlar ve bu harala güreleye şık bir tezat oluşturup iç ısıtan 60’lara ait soul şarkılar filme belli bir tarz oluşturuyor. Dönem filmi olarak tasarlanmış olmasının birkaç kostüm ve araba dışında pek bir esprisi yok. Ama Nixon dönemine, Vietnam’a, o dönemdeki cadı avına yapılan atıflar da unutulmamış. Bu yüzden çevresine dair hiçbir şey göremediğimiz El Royale otelinin fonksiyonunu bu dönemle ilişkilendirmek tuhaf durmuyor. Flashbackleri saymazsak tamamı bu otelde, onun odalarında, lobisinde ve gizli bölümlerinde geçen film, diyaloglara ve oyunculuklara önem veren bir yolda ilerliyor. Jon Hamm, Dakota Johnson ve Chris Hemsworth gibi düz oyuncuların arasında parlayan Jeff Bridges yanında, her anında tedirgin (sebeplerini de adım adım öğreniyoruz) Miles rolündeki Lewis Pullman ve Cynthia Erivo dikkat çeken tercihler. Özellikle 2016’daki The Color Purple oyunuyla Amerikan Tiyatro Ödülleri Tony’de En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanmış olan, birkaç önemsiz dizi bölümünden sonra sinemada Widows ve Bad Times At The El Royale ile 2018’e sıkı bir giriş yapan Cynthia Erivo, abartısız oyunculuğu ve güzel sesiyle filme güç katan unsurlardan. Şu sıralar X-Force, The Sinister Six, Robopocalypse gibi fantastik projelerin senaryolarıyla uğraşan Drew Goddard, ilk iki uzun metrajıyla Hollywood’un birbirinin kopyası yönetmenlerinin bir adım önünde, kendi tarzını oluşturma eğilimindeki figürlerinden ve bir sonraki filmi merakla beklenenlerinden biri.

Osman Danacı

odanac@gmail.com

Twitter

PAYLAŞ
Önceki makale2018’den 30 Avrupa Filmi
Sonraki makaleGodard’ın İmgeler ve Sözcükler Filmi Vizyona Giriyor
Avatar
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK