Gözümün Nuru

Gözümün Nuru

666
0
PAYLAŞ

Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş ikilisinin yönettiği film, Melik’in kendi kişisel hikâyesini, kendi ailesinin başrolde olduğu yarı belgesel yarı kurmaca bir yapı kurarak beyazperdeye taşıyor. Melik’in hayatını adadığı sinema ve film yapma tutkusu, gözündeki sorun nedeniyle uzun süre sekteye uğruyor. Tek gözü işlevini kaybetmişken, diğer gözü de üst üste iki retina dekolmanıyla birlikte aynı kaderi paylaşmaya yaklaşıyor. Filmde anlatılan da, bir anlamda yönetmenin kör olma tehlikesi yaşadığı bu zor dönemle yüzleşme çabası.

Gözümün Nuru’nu değerli kılan unsur, başlı başına bir kurmaca hikâyesi de olabilecek, dramatik etkisi yüksek bir deneyimi hayatın bütün nüanslarını da içine alan bütünlüklü bir bakış açısından yansıtması. Melik’in kırk gün boyunca gözleri bantlı yüzüstü yatmak zorunda olması, dış dünyayla ilişkisinin ve hayatı algılayışının farklılaşması, yeri geldiğinde bir komedi öğesine dönüşüyor yeri geldiğinde de korku filmlerini aratmayacak bir gerilimle seyirciye aktarılıyor. Melik’in yeni durumuna ayak uydurmaya çalışırken hayatı tiye alması, keyifli enstantaneler barındırsa da, bir yerden sonra bu “tiye alma” durumunun arkasında yatan gizli korku, filmi farklı bir boyuta taşıyor. Sinemacı olmak için Lumiere Kardeşler’in izini süren genç bir sinefilin içte içe en kötüyü düşünmesi ve ışığın peşinden giderken ışıksız kalabilme ihtimali filmin dramatik etkisini de güçlendiriyor.

Film boyunca, Melik’in başına gelenleri bir komedi unsuruna dönüştürmesine tanıklık ediyoruz. Geçirdiği ameliyatlar, doktorlarla olan iletişimi, yüzükoyun bir şekilde yatmak zorunda kalışı, kullandığı ilaçlar, eş dost ziyaretleri ve iyileşme sürecinde başına gelenler… Bunların hepsi hayata dair ufak ayrıntılar ama bir yerden sonra filmin ritmini belirleyen ve Melik’in hayatını tanımlayan parçalara dönüşüyor. Bunda tabii ki filmin seyirliğini arttıran ve dramatik etkisini güçlendiren kurgusunun da payı büyük. Evin içindeki nesnelerin ve insanların çıkardığı seslerden bir ritim duygusu yakalayıp, nesneleri zamandizimsel bir dizme şekline göre değil de, duygu durumlarını ifadeye yönelik psikolojik bir etki yaratacak biçimde kurgulayan film, bu şekilde Eisenstein filmlerindekine benzer bir montaj anlayışı geliştiriyor. Üst üste bindirilen ve belirli bir ritim duygusuyla birbirine eklemlenen görüntüler, hikâyenin olası bütün alternatiflerine yönelik seyircinin psikolojik eşiklerini de sınıyor. Bu şekilde, Melik’in bir komedi öğesi olarak anlattığı kırk gün boyunca yüzüstü yatmanın peşi sıra bir trajediyle de sonuçlanabileceğine dair seyircide güçlü bir duygu uyanıyor. Filmin farklı türler ve duygular içinde gidip gelirken yakaladığı başarı da buradan kaynaklanıyor.

Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş ikilisi, son zamanlarda sinemamızda çokça örneklerini izlemediğimiz bir yolda ilerliyor. İlk uzun metrajları Orada ve arkasından gelen belgesel çalışması Bergmanya’ya Yolculuk’tan sonra, Gözümün Nuru Türkiye’deki kadim tartışmaları da yeniden gündeme taşıyor. Festivallerde yarışan filmler çeken yönetmenlerin seyirliği yüksek filmler çekemeyeceğine yönelik algıları değiştiriyor. Modern kent yaşamının sıkıntılarını, bireysel yabancılaşmayı, izolasyonu ve değerlerdeki çürümeyi gösteren filmler de elbette önemli ama sinemamızda biraz da dertleri tasaları trajediye varmadan anlatabilecek filmlere ihtiyaç var. Gözümün Nuru, bu anlamda bir trajediyle de sonuçlanabilecek bir hikâyeyi hayatın bütün tonları ve renkleriyle sunuyor. Fedakâr aile ya da azmin zaferi gibi klişelere sırtını dayamadan, her şeyden önce bir sinefilin içindeki heyecanı ve tutkuyu yansıtarak, o heyecanla yaşama tutkusunu örtüştürüyor. Sahi, öyle olmasa, kör olma tehlikesiyle burun buruna kalmış bir adam, bu durumla, Bunuel’in Endülüs Köpeği’ndeki ustura sahnesini tekrarlayan bir mizansenle dalga geçebilir mi? Ya da Karaköy’de, vapurda yapılan bir kaydırmalı çekimden Lumiere’lerin kameramanlarının Osmanlı topraklarında çektiği, hepimizin aşina olduğu o meşhur panoramik görüntüye geçiş yapılabilir mi? Evet, Gözümün Nuru’nda bunlara benzer daha nice küçük oyun var; seyirciye sinemayı ve hayatı sevdirebilecek…

 

Barış Saydam

Bar_saydam@hotmail.com

Twitter

PAYLAŞ
Önceki makaleNever Look Away
Sonraki makaleModa Sinematek’te Film Analizi Atölyesi Başlıyor
Avatar
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK