Ana sayfa 2010'lar 2019 Les Miserables

Les Miserables

399
0

Senaryosu Ladj Ly, Giordano Gederlini ve filmde Chris rolünde izlediğimiz Alexis Manenti’ye, yönetmenliği ise Mali doğumlu yönetmen/oyuncu Ladj Ly’ye ait Les Misérables, aynı adlı Victor Hugo’nun klasik romanının geçtiği Paris’in Montfermeil bölgesindeki sorunlu bir mahallede yaşananları anlatan bir film. Bölgedeki Suçla Mücadele Timi’ne atanan Stéphane’ın, ekibin deneyimli üyeleri olan yeni iş arkadaşları Chris ve Gwada ile birlikte çıktığı ilk devriyede ve sonrasında çıkan olaylara bakarak lokalden genele güçlü bir profil çıkaran Ly, sistemsizliğin yol açtığı kaos vurgusunu gerçek bir ateş hattından yapıyor. Sondan başlarsak, filmin finalinde Victor Hugo’nun Sefiller romanından “Şunu unutmayın dostlarım. Yabani bitki ya da kötü insan diye bir şey yoktur. Sadece kötü uygulayıcılar vardır.” sözlerinden alıntı yapılarak filmde birbirine giren farklı kesimlerin sebep olduğu kanunsuzluklar zincirinde birinci derece suçlunun tepedeki uygulayıcılar olduğu mesajı dolambaçsız veriliyor. Başa dönersek, Fransa’nın Dünya Kupası’nı kazandığı görkemli görüntülerle açılan Les Misérables, sevinç gösterileri içeren bir etkinlik içinde de olsa ilerde de sık sık altı çizilecek olan kontrol edilmesi güç kalabalıkların gerilimine alıştırmaya başlıyor.

Üç polisin ilk devriyesi, Montfermeil ve dolayısıyla Paris’in multikültürel yapısının tekinsiz yanlarını yansıtıyor. Chris ve Gwada, artık avuçlarının içi gibi bildikleri mahalleleri, ciğerlerini bildikleri karakterleri bu rutin çerçevesinde gezerlerken Stéphane gibi ilk kez gezen seyirci için de bu ortamın dinamikleri birer birer ortaya çıkıyor. Kuzey Afrika kökenliler, çingeneler, İslami cihatçı gruplar ve onların kurdukları farklı düzenlerle uğraşmak zorunda kalan emniyet güçleri de bu düzenlere ayak uydurarak dengeleri sarsmamaya çalışıyorlar. Fakat özellikle kıdemli Chris’in bu dengelerin üstünde bir güç olarak pasifize olmayı reddetmesi, bu reddi kabul ettirmek için de sertliğe başvurması zaten gerilmiş ortamları iyice ısıtmaya başlıyor. Bölgenin baş belası simalarından olan 14 yaşındaki Issa’nın çingene sirkine ait bir yavru aslanı kaçırması ile kıvılcım bekleyen husumetler bir anda geri sayıma giriyor. Belalı sirk çalışanı çingeneler olay çıkarmasın diye yavru aslanı aramaya başlayan polis ekibi, Issa’nın izine ulaşınca, arkadaşları da Issa’yı polise vermemek için direnince çıkan karışıklıkta flash-ball ile onu yaralıyorlar. Tüm bu olanları kaydeden dronu fark edince, bu kez dronun sahibi aynı yaşlardaki Buzz’ın peşine düşüyorlar. Montfermeil’de elinde polis şiddetini belgeleyen bir kanıt olunca işler gittikçe içinden çıkılması güç bir hal alıyor.

Bölgedeki her şeyden haberdar olan pazarcı kılıklı “Belediye Başkanı”, polise yakın duran “Kelepçe”, müslüman kitleyi temsilen herkesin saygıyla karışık korku beslediği dönerci Salah gibi tekinsiz tipleri muhtemelen içerden yaptığı gözlemlerle tasarlayıp konumlandıran Ladj Ly, drone içindeki diske kayıtlı görüntülerin ele geçirilip polise karşı koz olarak kullanılmak istenmesi üzerinden gergin çatışmalar kurarak, aynı zamanda 2005 yılında bir polis soruşturması sırasında Afrika kökenli iki çocuğun öldürülmesi sonrasında başlayan ve Ekim-Kasım aylarında 3 hafta boyunca devam eden ayaklanmalara göndermeler yaparak bu tip kitlesel hareketlerin nasıl çıkabileceğine dair fikir de veriyor. 1995 yılına ait Mathieu Kassovitz klasiği La Haine’den bu yana pek çok kez izlediğimiz öteki Fransa’nın mozaiğinde yaşamanın zorluklarını 2018’e taşırken değişen pek bir şey olmadığının altını tekrar çiziyor bir yerde. Bahsi geçen “kötü uygulayıcılar” sayesinde yıllar boyu süren başarısız göç politikalarının arttırdığı çarpık yapılaşmaya, işsizliğe, gelir adaletsizliğinin büyümesine, suç oranlarının artmasına neden oldu. Bu kitleler büyüdükçe sefil banliyölere hapsedildiler, başlarına da Suçla Mücadele Timi adı altında yozlaşmaya müsait polisler dikildi. Yani durum Amerika’dan, Brezilya’dan veya Rusya’dan pek farklı değil. Sistem onları sefiller olmaktan hiç kurtaramadı, kurtarmak istemedi, hatta onların sefilliğinden her dönem oy ve prestij devşirdi. Onlar da kendi kurdukları suç düzeninde bunu değiştirmek için fazla çaba göstermediler. Hayalleri vardı ama bunları gerçekleştirmek için seçtikleri yollar, içinde bulundukları şartlar neticesinde yasal olmaktan uzaktı. Zira bu yasalar, uygulayıcılar tarafından konunca, bu uygulayıcılar da Victor Hugo’nun 157 yıl önce söylediği gibi kötü olunca suç ve yozlaşmanın önünü almak gitgide zorlaştı.

Ladj Ly’nin sistem çürümelerine lokal bakışında polisleri rehber olarak kullanması, sadece tarafsız bir perspektif sunmak değil, aynı zamanda bireysel vicdan vurgusu yapmak istemesi. Ekibin iki tecrübelisi Chris ve Gwada da mesaileri bitince toplu konutlardaki evlerine, mütevazi ve öteki Fransa’nın sıkıntılarıyla çevrelenmiş özel hayatlarına dönüyorlar. Bölgeye yeni atanan Stéphane ile özdeşleşerek kişileri, bağlantıları, husumetleri, olayları onun gözünden öğrenmeye, anlamaya başlamamız talep ediliyor. Özellikle Issa olayında ve sonrasında polis olmanın sinsi özgüveninden uzakta bir vicdan temsili olarak sivrilmesi, Ly’nin “iyi uygulayıcılar”a olan inancını yansıtsa da, özellikle finalde o vicdanın karşılığına olan yaklaşımını belirsiz bırakması, tipik bir “seyirciye topu atma” hamlesi olarak kalıyor. Yine de mevcut çevresel düzeni kendi kurmacasına mümkün olduğunca uyarlayarak aktarma, o düzendeki doğal gerginlikleri iletken kılma becerisiyle çarpıcı olabiliyor. Avrupa Film Ödülleri, Cannes, Goya, César, Atina gibi pek çok festivalden ödüllerle dönen, En İyi Uluslararası Film dalında Fransa’nın Oscar adayı olan Les Misérables, oyuncu kadrosunun kimi zaman doğallığı profesyonellikle birleştiren, kimi zaman da amatörlüğü fırsata çeviren performanslarıyla göz dolduran bir suç dramı. Belki de en önemlisi, 150 yıl sonra bile kötü uygulamalar ve uygulayıcılar açısından Fransa’da değişen bir şey olmadığına dair ismini aldığı romanla arasında kurduğu bağı farklı bir açıdan dillendirme niyeti olabilir.

 

Osman Danacı

odanac@gmail.com

Twitter

 

Önceki makaleBalkan Balkan
Sonraki makaleA Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here