Ana sayfa 2020 Apples

Apples

507
0

Ani hafıza kaybının tuhaf bir salgın şeklinde insanları yakaladığı Atina’da orta yaşlı Aris’i izliyoruz. Bir gün evinden çıkıp dolaştıktan sonra uyuyakaldığı otobüsün son durağında şoför tarafından uyandırılır. Üzerinde kimlik ve cüzdan olmadığı için, artık insanların alıştığı unutma hastalığına yakalandığı anlaşılarak görevlilere haber verilir. Böylece bir süre sonra kimsesiz olduğu belirlenen hastalara yardım edip onlara yeni kimlikler veren bir iyileşme programına dahil edilir. Christos Nikou ve Stavros Raptis’in senaryosunu yazdığı, aralarında Yorgos Lanthimos’un Kynodontas (Dogtooth) ve Richard Linklater’ın Before Midnight filmlerinin de olduğu çeşitli yapımlarda yönetmen yardımcılığı yapmış Christos Nikou’nun yönettiği Mila (Apples), Yunan Yeni / Tuhaf Dalgası filmlerinden biri. Bu dalganın yaratıcı senaryo arayışları, kimi zaman Yunanistan’ın sosyo-ekonomik meselelerinden beslenen sert bir dram veya bir kara mizah ile, kimi zamansa fantastik bir fikir etrafında kendini gösteriyor. Tekinsiz bir atmosfer, donuk karakterler, minimal bir anlatım, metafor kullanmayı seven, seyirciyle yüz göz olmaktan imtina eden bu art house akım, son derece orijinal örnekler yanında, biçim ve ruh anlamında tembel yapımlar da doğurdu. Mila da bu eşgale uyan bir film. Ama belki de bu kalıplar içinde olup da şimdiye kadar içinde taşıdığı duygulara en saf, en hüzünlü biçimde sahip çıkan film olabilir.

İnsanları semptomsuz, habersiz, bir anda yakalayan bu hafıza kaybı salgınının artık kanıksandığı bir evrede dahil olduğumuz film, kahramanımız Aris de bir gün bu hastalığa yakalanınca bu hastalara nasıl yaklaşıldığına, tedavi süreçlerine dair yolculuğuna başlıyor. Üzerinde kimliği olmayan, bir süre sonra arayıp soran olmayınca hiç bir yakınının olmadığı anlaşılan Aris gibi hastalar, hastanede işleri bitince yeni kimliklerle garip bir iyileşme programına alınıyorlar. Onlara kalacak bir yer, ihtiyaçlarını karşılamaları için para, en önemlisi de kasetler aracılığıyla çeşitli görevler veriliyor. Hafızanın ne ölçüde yitirildiğinin anlaşılması açısından unutulmayacak bir eylem olarak bisiklete binmek, sinemaya, bara, partilere gitmek, sosyalleşmek, yeni karşı cinslerle tanışmak, onlarla tek gecelik ilişkiler yaşamak, yüksekten havuza atlamak, ölmek üzere olan biriyle vakit geçirmek, ölünce de cenazesine katılmak gibi pek çok görev veren, her bir görev sonunda da bu yaptıklarının fotoğraflarını çekmelerini isteyen program görevlileri, sık sık bu yapılanları da denetliyor. Böylece yeni hayatına yeni anılar biriktirerek başlayan Aris’in bu görevler esnasında yaşadıklarından bu tuhaf akıma özgü sakin bir kara mizah tonu inşa ediliyor.

Baştan beri bu garip hastalığı sakin ve tepkisiz geçiren, verilen görevleri eksiksiz yerine getiren Aris, bir gece sinema çıkışında karşılaştığı, kendisi gibi unutanlardan biri olan Anna ile nereye gittiği belli olmayan bu yolda kader birliği yapıyor. Birbirlerine hem yardımcı, hem de dost olan Aris ve Anna ile film, bu tuhaflık içinde yeşermeye çalışan muğlak bir romantizme de temas ediyor. Ama Aris’i gördüğümüz ilk andan itibaren filmin atmosferine tam oturan o muğlaklık kendini tane tane salıvermeye başlıyor. Aris’in hiç bilmediğimiz hafıza kaybından önceki yaşamına dair filme serpiştirilen ufak kırıntılar, sessiz sakin bir bunalma ve kırılma anı ile yaşadığımız sürpriz sayılabilecek final, o ana dek izlediğimiz her türlü tuhaflığı anlamlandırıyor. Film boyunca tam yerine oturtamadığımız ya da unutma/unutulma psikolojisine havale ettiğimiz melankolinin altında yatan gerçek ortaya çıkınca Yunan Yeni Dalgası dahilinde görmeye pek de alışık olmadığımız bir tamamlanmışlık, güçlü bir farkındalık, ağırbaşlı bir aydınlanma, ama hepsinin üstünde derin bir kedere şahit oluyoruz. Christos Nikou bu duyguların hepsini filmin dokusunu bozmadan aktardığı ve film içinde sızdırdığı tahminleri çok fazla gizlemeye çalışmadığı için finalini sakince kucağımıza bırakıp gözden kayboluyor. Seyirciyi oturduğu yerde yakalayan (ve bir süre daha oturmasını sağlayan) bu hamle ve gözden kayboluş o kadar sade ki, onu epik kılan da filmin kendisi değil, seyircinin algılayış biçimi oluyor.

Aris’i filmde sık sık elma yerken görüyoruz. Filme adını veren, kutsal metinlerde, mitolojik eserlerde, masallarda, bilimsel keşiflerde sembolik olarak kullanılan elma, tercih edilmenin, kandırılmanın, değişime uğramanın, ödül olmanın ve bazı başka değerlerin ölçüsü olarak kullanılmıştır. Her elma sunumu ya da tercihinden sonra güçlü bir değişim başlar. Cadının verdiği elmayı ısıran Pamuk Prenses’in hayatı değişiyor, Adem ile Havva yasak elma yüzünden cennetten kovulur ve dünya hayatı başlar. Newton’un kafasına elma düşer ve yerçekimi kanununun keşfi için gerekli şartlar oluşur. Yunan mitolojisinde kendisine verilen 12 görevden biri olan “Akşam Kızlarının Bahçesi”nden Herakles’in 3 altın elmayı sorgusuz sualsiz çalması, Aris’in yeni anılar oluşturmak için verilen görevleri sorgusuz sualsiz yapması ile ne derece ilişkilendirilebilir ya da ilişkilendirilmeli midir? Elma simgesi, insan düşünce yapısında kolay şekillenebilecek, kolay anlaşılabilecek kadar basittir. Bir ödül olduğu durumlarda onu kabul/tercih etmek insanın hür iradesine bırakılmıştır. Bir değişim yaşanır ve insan o değişimin sonuçlarıyla yaşamaya ya alışır ya da kendini zorlar. Bu durumda Aris’in içinde bulunduğu durumu da elmadan daha iyi bir meyve sembolize edemez sanki. Elma alırken manavın Aris’e elmanın faydaları arasında hafızaya da iyi geldiğini söylemesi ve bunun üzerine Aris’in yaptığı da tam olarak kendini bulduğu o değişime adapte etme arzusuyla alakalı. Değişim arzusu, değişmeden önceki durumu unutma arzusundan da kaynaklanır bazen. Aris Servetalis’in belki de tam olması gerektiği gibi canlandırdığı Aris’in unutma, hatırlama, kabullenme ve reddetme üzerine yaşadıklarını anlatan Mila, müsait olmasına rağmen güçlü bir dram yerine ince bir sızı bırakan filmlerden.

Osman Danacı

odanac@gmail.com

Twitter

Önceki makaleLes traducteurs
Sonraki makaleThe Cranes are Flying
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here