Dead Man’s Shoes

Dead Man’s Shoes

559
1
PAYLAŞ

dead-man-shoes
Dead Man’s Shoes bir intikam filmi. İngiltere’de bir kasabada 7 kişilik küçük bir uyuşturucu çetesi, kendi aralarında çılgınca eğlenirken aralarına zihinsel özürlü Anthony’yi de alırlar. Zalimce onunla alay eder, türlü eziyetlerde bulunurlar. Birkaç yıl sonra Anthony’nin ordudan dönen ağabeyi Richard, ona yapılanların intikamını almak için kasabaya gelir. Olaylar gelişir. Hem de nasıl gelişir. Tipik bir intikam hikayesi olan bu kısa künyeyi okuduğumda beni tek cezbeden yönü İngiliz aktör Paddy Considine olan filmi izleyip izlememe konusunda tereddüt ettim. Çok klas bir ad ve soyada sahip yönetmen Shane Meadows’u da tanımam etmem. İzledikten sonra ise, “tipik” kelimesinin bu film için düpedüz hakaret olduğunu anladım. O kadar da basit değil. İçim acıdı, boğazım düğümlendi, uyuyamadım. Dead Man’s Shoes herhangi bir intikam filmi değil. Hatta herhangi bir film bile değil. İlk anlarından itibaren yakamıza yapışan, sürükleyen, bittiğinde serbest bıraktığı sanılan, ama iyileşmesi günler sürebilen yaralar bırakan kusursuz bir dram.

İntikam olgusu sinemanın vazgeçilmezlerinden.. Geçenlerde TV’de The Punisher’ı ortam gereği izlemek zorunda kaldım. Karısı ve çocuğu kötü adamlarca öldürülen odunsu kahramanın (Thomas Jane, ki kendisini yakında Matine’ye bir vesileyle konuk olacak) harala gürele aldığı vasat bir intikam filmiydi. Bir intikamı işlemek öyle kolay değildir, olmamalı da.. İntikam duygusu ele alınırken yüksek dozda ikna gerektirir. Hristiyan öğretisindeki gibi yapılan kötülüğe diğer yanağını çeviren anlayışa haiz şekilde davranan bir karakter kimsenin ilgisini çekmez. Madem diğer yanağını çevirmeyecek, bari intikamı alınacak unsurların temelleri sağlamlaştırılmalı ve hakkıyla öcünü almalı ki izleyen başkasının aldığı intikamla ekran başından mutlu ayrılabilsin. The Sting veya Dogville’i gördükten sonra intikam temalı filmler için kendi çıtamı hayli yükseltmiş, her önüme gelen intikam filmine pas vereceğimi düşünmemiştim. Dead Man’s Shoes’ı gördükten sonra ortada ne çıta kaldı, ne de pas..

Dead Man’s Shoes sadece intikamın değil, zalimliğin, saflığın, pişmanlığın, korkunun da altını çizen bir kesit. İzleyeni belli bir ana kadar çok güzel oyuna getiren, finalinde akıl almaz (belki de alır) bir manevra yapan ve Cezalandırıcı’nın top, tüfek, lazer şovunun sağlamakta zorluk çektiği sürükleyiciliği baştan sona özünde bulunduran bir keder bulutu.. İntikam peşindeki Richard’ın 6-7 kişilik bu çeteye tek başına kafa tutması, çetenin de bu intikamı gerektiren yedikleri haltın bilincinde olup açıkça korkmaları ortaya çok gerçekçi bir psikolojik savaş tablosu sunuyor. Richard’ın bu cesareti ve infaz kararlılığı onu tam bir ölüm meleği haline getiriyor. Peki Richard’ın intikamından, kötülerin bu şekilde avlanmasından aldığımız keyif nasıl açıklanmalı? Belki de artık o kadar çok kötülükle kuşatıldık ki Dead Man’s Shoes gibi filmler, hatta bir ötesi gerçek yaşamdaki linç girişimleri insanoğlunda açıklaması zor bir coşku yaratıyor. The Punisher türünde kötülerin hacamat edilişi öyle pek umurumuzda olmazken, Dead Man’s Shoes’da tuhaf biçimde kötülerle empati bile kurabilirsiniz. Bu empati, onların kötü girişimlerinde ve hamurlarında değil, yaptıklarının ardından başına geleceklerin verdiği ölüm korkusu ile yüzleşmelerinde yaşanması muhtemel bir özdeşleşme..

Zavallı Anthony’ye yapılanları, çete elemanlarının onunla acımasızca nasıl eğlendiğini gösteren siyah-beyaz flashbackler tüyleri diken diken ediyor, insanlık onurunun nasıl ayaklar altına alınabildiğini önümüze seriyor. Aklıma geldikçe hala yüreğim yanıyor. Mahallenin delisine veya başıboş bir kedi-köpeğe eziyet eden çocuklar hakkında hissettiklerimizi birebir duyumsamamız mümkün. Bu siyah-beyaz sahneler, izleyene Richard’ın intikamını yeterince mazur gösteriyor. Bu yüzden filmle bağımız bu denli kuvvetli, öfke dolu, fikirlerimiz bu denli kesin ve illegal..

Aynı zamanda Dead Man’s Shoes’un senaryosunu da yazan Paddy Considine, bir grup serserinin üzerine kabus gibi çöken ağabey Richard rolüyle olağanüstü karizmatik. Ona bakarken güven ve tedirginlik duyguları yakanızı bırakmıyor. Ne yapacağını temelde bilmemize rağmen, ne zaman ve ne şekilde yapacağının belirsizliği bizi bizden alıyor. Zaten finalde (-ki mamullerimizde spoiler yoktur!) hem Richard, hem de senarist Considine, feci bir ters köşe ile bu duygularımızı haklı çıkararak, kolay kolay unutulmayacak bir son ve (anti) kahraman profili yaratıyorlar. Zihinsel özürlü Anthony rolündeki Toby Kebbell’e de uğramak lazım. Filmi izlerken bu çocuğun sahiden özürlü olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Meğer o da bir aktörmüş. Üstelik Match Point’de izlediğim halde hiç fark edemediğim kariyerinin başındaki oyuncu, gözüktüğü sahnelerde gerçekten ışıl ışıl parlıyor. Kebbell, Anthony’nin bir bebek kadar saf ve sevimli olduğu kadar çaresiz kişiliğine son derece profesyonel bir teşhis ile yaklaşıyor. Bizi üzüyor, hatta kızgın yağda haşlanmış gözyaşlarımızı dışarı taşırıyor.. Güney Kore yapımları Marathon ve Oasis performansları kadar ekranda fazla gözüküyor olmasa da, o kompozisyonlardan uzak hiçbir tarafı yok.

Shane Meadows kimdir bilmezdim. Dead Man’s Shoes’dan önce 5, sonra 3 film çekmiş. Ama hiçbiri hakkında bir fikrim olmamasına rağmen Dead Man’s Shoes’dan iyi olduklarını hiç sanmam. Considine’in senaryosuna yardımcı olmasının yanında, görkemini sadeliğinde taşıyan, iniş çıkışları çok iyi betimleyen yönetimi alkışlara boğulmalı. Üstüne bir de müzmin efkarlı Will Oldham’ın filmin ruhuna tencere kapak uyumu sağlayan dingin ve acıklı şarkıları da eklenince Dead Man’s Shoes’a bir başyapıt dememi kimse engelleyemez.. Kimbilir daha bulunmayı bekleyen nice Meadowslar, Considineler, Dead Man’s Shoeslar vardır. Aramak gerek. Sonra da anlamak..

Osman Danacıoğlu
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleThat Obscure Object of Desire
Sonraki makaleRocknRolla

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80’leri ve 90’ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

1 YORUM

  1. ingiliz sinemasının ruhunu taşıyor filmi. a boy filmindeki havaya sahip. İngiliz sinemasının bu kendine özgü tarzını seviyorum. son dere kaliteli bir film. Başrol oyuncusu ustüne düşeninin fzlasını yapmış.

BİR CEVAP BIRAK