Ana sayfa 2000'ler 2008 RocknRolla

RocknRolla

914
0

RocknRolla

Bir Guy Ritchie filminin konusunu özetlemek zordur. Giriş yaptıktan sonra bir bakarsınız, filmin tamamını anlatmaya başlamışsınız. Çünkü karakterlerin konduğu köşeler size sağlıklı bir özet yerine, film hakkında bir inceleme yapma ihtiyacı doğurabilir. Çünkü bazen sudan, bazen ise dahice sebeplerle suç aleminde yolları kesişen sıra dışı karakterlerdir bunlar. Onlardan söz etmeye başladığınızda da ister istemez o karmaşık suç örgüsünün içinde kaybolma pahasına filmi anlatmak zorunda kalırsınız. Ritchie filmleri hep ortadan başlar. Bu yüzden karakterleri tanıtma işini çoğunlukla dış ses eşliğinde hızlı kurgular üstlenir. Merkezde bulunan karakterler her an için yardımcı rollere, hatta filmin belli bölümlerinde figüranlığa kadar düşebilirler. Fakat hikayeler o kadar birbirine bağlıdır ki, oturduğu sanılan, sonra ters yüz hale gelen düzen bir anda eski haline tekrar döner. Ortadan başlayan film, haliyle karakterler ile arasındaki mesafeyi korur, geçmişleriyle pek ilgilenmez, onlarla fazla yüz göz olmaz. Çünkü daha anlatacak başka hikayeleri de mevcuttur. Start verildikten sonra başdöndürücü bir hızla türlü oyunların döndüğü suç coğrafyalarından birinden öbürüne zıplarsınız. Orada yeni karakterler filme dahil olur. Tabii yeni suçlar peydahlanır. Zincirleme kazaya uğramış gibi hisseden seyirci için, Tarantino ile karşılaştırılan Guy Ritchie anlatımıyla özdeşleşmek pek kolay olmaz. Zira Tarantino, Ritchie’ye nazaran işi daha ağırdan alan bir adamdır. Elbette ortak yönleri, Ritchie’nin bolca etkisinde kaldığı Tarantino edavatları (ki Tarantino da etki altında kalma konusunda epey sabıkalıdır), unutulmayacak alternatif karakter tasarımları, farklı kültürlere ait ortak mizahi dalga boyları vardır. Sonunda Ritchie filmleri döner dolaşır ve yine ortalarda bir yerde biter.

Genel bir Guy Ritchie değerlendirmesi yapılacak durumlarda öncelikle şu Swept Away acayipliğini yokmuş gibi farzetmek gerek. Lock, Stock and Two Smoking Barrels ve Snatch gibi iki komedi / suç şaheseri, yukarıdaki birtakım tanımlamalar ve daha fazlası ışığında kendinden sonra rotasını bu yöne çevirmiş pek çok yönetmene ve filme ilham kaynağı olmuş yapımlardı. Hatta yakın zamanda fazla ses getirmeyen Layer Cake ve Smokin’ Aces, bu etkilenmenin en çarpıcı örneklerinden ikisidir bana göre. Tabi bu filmler, Ritchie’nin kalabalık karakter listesini, karmaşık kurgu oyunları ve yoğun biçimde gerçekleştirdiği stilize denemelerine yedirmeye çalışan yönetim anlayışına öykünüyor olsalar da, belki de Ritchie’yi gerçek Ritchie yapan en hayati özelliklerden birini ya beceremediler, ya o yöne gitmek istemeyip ciddi takılmayı seçtiler, ya da çok geriye attılar: Mizah! Tuhaf bir çatışmada vurulan adamının “vuruldum” demesi üzerine, “niye vuruldun ki!” diyen bir patronun hazırcevaplılığı üzerinden, hazır olunmayan türden bir mizah en basitinden. Küfürlerin bile çakma edebi tiradlarda yedirildiği, birçoğunun arada kaynayıp ancak ikinci, üçüncü kez izlendiğinde farkına varıldığı, tilki kadar kurnaz veya su aygırı kadar miskin espiriler yumağında vur-kaç yapan bir mizah. Espiri yapmadığı anlarda bile zaten karakterleri içine düşürdüğü durumların komikliği bile kendi başına çok canlı. Hızlı kurgu ve karakter bolluğu, bu mizahi anlayış ile bir araya geldiğinde bazı anlarda izleyende komik skeçler izliyormuş duygusu yaratabilmekte. Fakat o skeçlerde rol alan oyuncuların ustalıkla birbirlerine bağlantılanması, farklı skeç varyasyonlarına kapı açıyor. Çeşitli köşeleri tutmuş suç unsurları, hiç umulmadık biçimde karşı karşıya gelebiliyor veya o unsurlar film sona erene kadar hiç karşılaşmayabiliyorlar. Birinin tanıdığı, öbürünün iş bağladığı, diğerinin borçlandığı, ötekinin berikini soyduğu, soyulanın intikam için başkalarını işe dahil ettiği irili ufaklı suç profilleri cirit atıyor. Zaten hepsini filmin bir yerinde birbiriyle karşılaştırmak bu bollukta pek mümkün görünmüyor. Ama Lock, Stock and Two Smoking Barrels ve Snatch bu zorluğu bile aşmayı belli ölçülerde başarmış, film süresince izlediğimiz türlü ilginç çeteyi, suçluyu ve kahramanları (ki onlar da suçludurlar) bir kaosa tıkmayı becerebilmiştir.

Swept Away sonrası Guy Ritchie’nin yine zengin bir oyuncu kadrosuyla çektiği Revolver’ın, önceki iki suç harikası filmine yeni bir halka eklemesi bekleniyordu. Ne var ki Ritchie, kendisinden etkilenen benzerlerinin yukarıda sözünü ettiğim mizahi eksikliğine, ciddi takılma kaygısına bu kez kendisi düşüyordu. O iki film sonrası daha olgun ve ciddi bir hikaye (Luc Besson adaptasyonundan) kaleme almak istemesi, belki de %100 kendisinin olmayan bazı fikir ve uygulamaların etkisinde kaldığını, ya da tamamen kendi hakimiyetinde farklı bir tarz denemesine girişme hevesini gösteriyordu. Ama belki de Swept Away ile başlayıp, Revolver ile süren dibe vurma döneminin tek sorumlusu, Ritchie’nin evlendiği dominant insan Madonna idi. Revolver’ın felsefi şifreleme metodları, kendi karakter vizyonuna olmadık ve anlaşılmadık diyaloglar okutan senaryosunda bolca kullanıldı. Musevi kutsal kitabının mistik biçimde yorumlanması esasına dayanan Kabbala adlı eski Yahudi öğretisinin müritleri arasında yer alan Madonna’nın bu metodlara etkisi ne derece olmuştur bilinmez. Fakat nedense Ritchie’yi birdenbire etkilemiş olmasının başka açıklaması da yok. Oysa filmdeki tüm karakterler korunmuş, Ritchie de Madonna öncesindeki yoğunluğuyla sıfırdan deli fişek bir senaryo yazmış olsaydı, hiç de kötü bir film ortaya çıkmayabilirdi. Revolver’ın da iki seksen yatması üzerine Ritchie’den beklentiler iyice azalmaya başladı. İşte RocknRolla bu yüzden tam bir dönüm noktası filmiydi.

 

“Hepimiz biraz tatlı hayatı severiz. Kimi parayı sever. Kimi, uyuşturucuları sever. Kimileri seks oyunlarını, cazibeyi veya şöhreti sever. Ama bir RocknRolla farklıdır. Çünkü gerçek bir RocknRolla hepsini birden ister.” Filmde RocknRolla’nın tarifi bu şekilde yapılıyor. Konusunu anlatmaya gerek yok. Sadece anahtar ifadeler yeterli. İrili ufaklı soygunlarla geçimini sağlayan The Wild Bunch çetesi, onların Londra’nın en güçlü emlak mafyası Lenny Cole’a tuhaf biçimde borçlan(dırıl)ması, Lenny’nin Abramovic modeli Rus işadamı Uri ile 7 milyon Euro’luk iş anlaşması, Uri’nin kendisini soyma planları yapan güzel muhasebecisi Stella, kendine öldü süsü veren rock şarkıcısı Johnny Quid, Uri’nin çalınan uğur tablosu, Lenny’nin karizmatik sağ kolu Archie’nin Johnny’nin peşine düşmesi, soygunlar, entrikalar ve yıllardır bulunamamış bir muhbir. Ritchie’nin çalışma tarzı az çok belli gibi görünse de, kendi yarattığı kalabalığı çeşitli olaylarla karmaşaya dönüştürme, farklı tipte suç girişimlerini ve onların aktörlerini kesiştirme konusundaki ustalığını, ayrıca uzun bir ara verdiği mizahi yönünü de hatırlatan gerçek bir Guy Ritchie filmi olmuş RocknRolla… Şimdilik ilk iki filmi kadar kült dokusu taşımadığı düşünülebilir. Ama kesinlikle demlenecek bir film. Öncekilerden etkiler taşıyor olması bazı çevrelerce eleştirilmekte. Bunlar normal. Ama türlü ayak oyunlarıyla birbirleriyle didişen suç dünyasının saf tiplerini, benzer kalıplarda farklı kişiliklerde görme eğlencesinin bağımlısı olmak, geri dönüşü olmayan bir alışkanlığa benziyor. Guy Ritchie 40 tane böyle film yapsa şahsen havada kaparım. Birbirine gece ve gündüz kadar zıt iki soygun (ikisinde de çalınan meblağ 7 milyon Euro!), aynı zamanda bir iş görüşmesi olan harika dans sahnesi (gay bardaki dans sahnesini unutmamak gerek tabi), Johnny’nin sigara paketi üzerine piyano başında RocknRolla bilgesi olarak yaptığı konuşma ile golf sahnesinin paralel kurgusu, yine Johnny’nin klüp bodyguardı ile kavgası ve uyuşturucu tribi bölümleri, The Wild Bunch çetesinin uyuşturucu tedarikçisi Cookie’nin Revolver’dan fırlamış gibi duran anlatısı, bir türlü ölmeyen Ruslar (Bkz. Snatch), Amerikalı vahşi istakozlar (Bkz. Yine Snatch’teki domuzlar) ve başka ufak ayrıntılar ortalama bir Guy Ritchie hayranının kayıtsız kalamayacağı detaylar.

 

Guy Ritchie filmlerinin oyuncu kadroları da filmleri gibi renkli olur. Guy Ritchie filmi olsun, çamurdan olsun” diyen, kariyerinin en güçlü oyunlarından birini Snatch’de yaşayan Brad Pitt ile, elit yapımların kaliteli aktörü Tom Wilkinson arasında her alandan oyuncuya kapılar açıktır. Jason Statham ve Vinnie Jones’u sinema dünyasına kazandıran kişidir Ritchie. Kadınlar ve polislerden pek hazzetmez. Yazdığı senaryolarda karakterlerine biçtiği ilginç kişilikler yanında, onların kendi oyunculuk standartlarını test edebilecekleri alanlar da yaratır. Bunu bilinçli olarak yaptığını söylemek güç. Ama bugüne kadar Brad Pitt, Vinnie Jones, Alan Ford, Jason Statham ve bu filmde de Tom Wilkinson, Mark Strong ve Tobby Kebbell’dan (ki kendisinin Dead Man’s Shoes’daki zihinsel özürlü küçük kardeş rolünden sonra zaten iyi olduğundan emindim) elde ettiği performansların, yaratılan sıra dışı suç atmosferlerine unutulmaz tiplemeler eklediğini düşünüyorum. Aslında Lock, Stock and Two Smoking Barrels, Snatch ve RocknRolla öyle uzun uzadıya anlatılacak filmler değiller. Onları görmek gerek. Sonrasında açtıkları ve boşalttıkları zihin faaliyetleri izleyeni tatmin eder veya etmez. Amacım, uzun bir aradan sonra Guy Ritchie ruhunun geri dönüşüne olan memnuniyetimi dile getirmekti. Özel hayatıyla Sacha Baron Cohen gibi gerzeklerin ağzına düşse de, sevdiği uğruna etki altında kalmış olmasını normal bularak Madonna’dan aldığı yüklü tazminatı, Swept Away ve Revolver facialarının karşılığı olarak görüyorum. Johnny Quid, Archie ve The Wild Bunch’ın yeni maceralarını sabırsızlıkla bekliyorum. Ama öncesinde Robert Downey Jr., Jude Law ve yine (ve iyi ki) Mark Strong’lu “topless” bir Sherlock Holmes var sırada. Temkinli yaklaşmakla beraber, Sherlock Holmes fikrinin Ritchie’cesi nasıl olur insan merak ediyor.

Osman Danacıoğlu
odanac@gmail.com

Önceki makaleDead Man’s Shoes
Sonraki makaleWaltz with Bashir
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here